Kayıtlar

2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

BİR TUHAF HAREKET (!)

Resim
Zaman zaman olmayan, sürekli sizinle beraber elalemin şaşkın bakışları arasında ya da yalnızken sizi harekete geçiren bir tuhaflığınız oldu mu? Tuhaf bir ilham geldi mi? Yaşamınız boyunca size kaç kere "Alemsin" denildi, biliyor musunuz? Mesela ben biliyorum kendi adıma. Adem olanın anlayacağı gibi alem olan da anlar arkadaşlar. Her insan evladının yazını kışına çeviren, bazen memlekete kepçe olduran, bazen bir ördek gibi paytak paytak yürüten sizi demli bir alışkanlığınız illa ki olmuştur. Olmaması neredeyse imkansız. Ben kendi adıma annemin yaptığı leziz dolmaları kıçından yemeyi seviyor ve bu alışkanlığımla gurur duyuyorum. Tuhaflık olabilir ama mesela gecenin üçünde kalkıp künefe veya ekmek kadayıfı yediğim çok olmuştur. Tuhaf bir şekilde bir anda ayağa kalkıp yüzlerce kişiye bir siyasi parti lideri edasıyla bağırıp çağırmışımdır hem de tek başıma evdeyken. Evde yapayalnızken bağıra çağıra şarkı söyleyip afakanları kovarım ben. Dedim ya her insanın bir tuhaf anı vardır. ...

AŞKIN ANAHTARI, ASFALT HEP ÇİZİK 3.BÖLÜM

(Psikiyatr’ın odasında beyin cerrahı, psikiyatr ve Semra, Çetin’in durumunu konuşurken, ameliyat sonrası.) - Çok depreşti bu durum doktor bey. Artık halüsinasyonlar da görüyor. Gece kalkıp birden tır sürdüğünü, yolda olduğunu sanıyor. Benim çocuk olduğumu düşündüğü anlar da giderek arttı. Geceleri kalkıp sözde annesiyle konuşuyor. Hayır bebeğe zarar verecek diye düşünüyorum. Bir de günlük tutuyor. - Sabırlı olunuz Semra Hanım. Verdiğim ilaçların tesir etmesi biraz daha zaman alacak. - Ama bizim o kadar zamanımız olduğunu sanmıyorum. Bakın gündüz çok rahatız, iyiyiz, normal bir yaşantımız var. Ama gece kimlik bir anda değişiyor. Geçmişe gidiyor. (Beyin Cerrahı Dr.Varol devreye girer.) - Semra Hanım, geçirdiğiniz kaza sonrasındaki hikâye çok da iç açıcı değildi biliyorsunuz. Beyindeki korteks bölgesi yani en dış tabaka az da olsa hasar almıştı. Tedaviyi buna yönelik olarak gerçekleştiriyoruz. Kullandığımız ilaçlar ağır. Öncelikle beynin kendisini dinlendirmeye ihtiyacı va...

ASFALT HEP ÇİZİK 2. BÖLÜM

Ama otelde tanışmadık. Arabasıyla geldi de kamyonuma vurdu yan taraftan “küüüt!” diye. Kar la kaplı şehrin sessizliği gece yarısı çıkan bu ihtişamlı sesle bozuldu. Karın titreten soğuğuna aldırış etmeden albenisi oldukça yüksek arabasından indi ve utanmadan da bana çıkıştı. - Neler oluyor kardeşim? Ne diye durursun dümdüz yolda? Ben altta kalır mıyım? Gecenin ayazında farkında olmadan aşka ilk tohumları serpmişiz de haberimiz yokmuş. Elin Rus’unda gecenin bir yarısı aslanlar gibi, Türk gibi kavgaya tutuşup bedel ödetme yarışına girişmiştik. Bedel ise aşkın tatlı ve sıcak yüzüydü. Benim kamyonun sürücüsü olduğumu anlayınca kaba saba biri olduğumu sanarak sert çıkmıştı. Ben de Rusya’ya macera için okumaya gelen zengin, züppe bir Türk kızı olduğunu düşünmüştüm. “Boşver şimdi kavgayı gürültüyü hemşerim. Gel çok güzel bir yer biliyorum çorba içeriz.” Demeseydi belki de evlenemeyecektim daha görür görmez hayranı olduğum, resmiyle bile yol arkadaşlığı yapmaya razı olduğum, mav...

Kitap Delisi Gizem: Alaca Dünya ve Yalnızlığım - Ali Ünal

Kitap Delisi Gizem: Alaca Dünya ve Yalnızlığım - Ali Ünal : Babam duygusal ve dürüst bir adamdı. Gerçi hangi gerçek baba, duygusal ve dürüst olmaz ki? Sonuçta adı üzerinde ''Baba''. (sayfa 9) H...

ASFALT HEP ÇİZİK

Resim
               Sertçe çekip kapıyı çıktım evden. Bir anda. İşim buydu benim ki. Ben ekmeğini aslanlar gibi tır şoförlüğünden kazanan bir adamım. Bu şartla evlenmiştim karımla. Ama her nedense bütün kadınlarda olduğu gibi karım da kaprisleriyle kendini göstermişti. Hayat müşterekmiş. Çok sık sefere çıkar olmuşum. Bu ne yaaa! Ekmeğim bu benim. Son söylediği çileden çıkarttı beni. Çektim kapıyı çıktım, dışarı zor attım kendimi. Ben aldatıyormuşum kendisini. Sen benim, resmini yol arkadaşım yaptığım kadınımsın, resminle yüreğimi avuttuğumsun. Yollara sabırla dayanma sebebimsin…                 O sinirle bindim kamyonuma. İnsan ekmek teknesini hiçbir şeye değişmiyor. İkinci aşkı belki de. Şimdilik ikinci aşk. Ya bir bebeğimiz olursa. Lüle lüle saçlı bir kız mesela. Bebek ilk aşkım olur. Birinci sıraya çıkar. Kamyonum üçüncülüğe düşer. Kamyo...

ALACA DÜNYA VE YALNIZLIĞIM GİZEM'İN SİHİRLİ ELLERİNDE

Çok değerli bir blog yazarımız kitap tanıtım bölümünde Alaca Dünya ve Yalnızlığım'a da yer vermiş. Sonsuz teşekkürler. Bloga aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz... http://kitapdelisigizem.blogspot.com/2012/08/alaca-dunya-ve-yalnzlgm-ali-unal.html?spref=tw

ALACA DÜNYA VE YALNIZLIĞIM HABERLERDE...

İlk Kitabım Alaca Dünya ve Yalnızlığım, pek çok internet sitesinde, gazetelerde ve radyolarda haber yapıldı. Linklerine aşağıdan ulaşabilirsiniz... 25.06.2012 BAVULUM DOLU SANATLA_25 http://www.stargazete.com/sanat/antakyanin-tam-ortasinda-gecen-bir-fantastik-kurgu/haber-621333 http://www.ntvmsnbc.com/id/25361404/ http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=344282 Ve kitabımla ilgili inceleme yazısıyla Sayın Murat Şeker'e saygıyla... http://sonmoda.org/ali-unalin-ilk-eseri-alaca-dunya-ve-yalnizligim/

KURBAN

Resim
Göçebe hayvan topluluklarında yavrular, annelerini seslerinden ve kokularından tanırmış. Penguenler mesela. Anneleri yiyecek getirmek için sabah suya dalıyor ve ancak akşama geliyor. Yavrular anneler görününce kıyıdan çığlığı basıyor. Ne müthiş bir sahne. Ne inanılmaz bir içgüdü. Balıkçıl kuşların çoğunda durum böyle. Anne yavrusunu ve yavru anneyi sesinden tanıyor. Ses, aşka delil oluyor. Ses bir anda göz alabildiğince geniş kayalıklarda, çöllerde, meralarda sevgiye dönüşüyor.   Sevgi çığlığı tüm doğayı sarıyor. İnsan da sever çoğu zaman. Yaşı yetmişe gelmiş bir ihtiyardı karşımda duran. Antakya’nın deli sıcağında serinlemeye çalışıyorduk. Ama sıcak bedenimizi esir almıştı, karanlık da. -           Bu sıcağını iyi bilirim ben oğul Antakya’nın. dedi.   Gözleri uzaklara daldı. Uzaklara baktıkça sanki geçmişi hatırladı. Perdeli gözleri iyice kısıldı. Yaşlı gövdesini, asırlık bir çınar gibi ağırca doğrulttu ve anlatmaya başl...

BİR İMZA GÜNÜ HEYECANI...

Resim

ALACA DÜNYA VE YALNIZLIĞIM BASIN BÜLTENİ

Resim
Yitik Ülke Yayınları’nın yeni markası Potkal Kitap’ın bir numaralı yayını “ Alaca Dünya ve Yalnızlığım ” tüm kitapçıların raflarında... Ali Ünal’ın ilk kitabı olan eserin, yazarın fantastik-biyografi türünde edebiyat dünyasına kazandırdığı önemli bir kurgu olarak dikkat çekmesi bekleniyor. Engelli bir çocuğun yaşamından kesitler sunan “Alaca Dünya ve Yalnızlığım”, aynı zamanda tarihi ve kültürüyle son dönemlere damga vuran Antakya’dan farklı yaşamları okuyucuya sunuyor. Roman ile biyografi arasında ince bir çizgide yer alan ve bu özelliği ile geniş kitlelere ulaşmayı hedefleyen Ali Ünal, fantastik bir Antakya’yı kaleme almış. Hayalle gerçeği bağdaştıran, yaşamın sert gerçekleriyle Alaca Dünya’nın hayallerinin iç içe geçtiği “ Alaca Dünya ve Yalnızlığım ” her yaştan okuyucusuyla buluşmaya hazırlanıyor. “Gerçek hayat ile gerçek üstü bir hayatın zaman zaman kesiştiği, içinde yaşanılan dünya ile öte dünyalara özlemin ortaya çıkardığı bir roman Alaca Dünya ve Yalnızlığım ... Tüm romanl...

BİR İMZA GÜNÜ ANATOMİSİ, BEBEĞE DE KİTAP…

Resim
             Öğlen vaktiydi kahvemi yapmış, keyifle içiyordum. Bir de her daim yaptığım gibi yeni kitabımla ilgili düşüncelere dalmışım. Telefonun acı “Yandım, yandım” çığlığı ile irkildim. Aklımda canlandırmalar yaparken bu çalan telefonlar hep ürpertir ben her nedense. Arayan samimi bir dost. Hal hatır sormak için aramış. Dedim ki “Doktor sizin hastanede bir imza günü yapalım. Yeni yaşamları kucaklıyorsunuz. Benim kitabım da sizin hastanenizde doğsun.” Çok hoşuna gitti doktorun. O an gözlerinin parıldadığını hissettim. Düşünsenize bir özel doğum hastanesinde imza günü. Kimin aklına gelir ki? Dostum konuşurken resmen o anı yaşadı. Hep böyle heyecanlıdır, sıcaktır zaten. Ben anlatmaya kalmadan o söze girdi ve heyecanla anlatmaya başladı. Tanıtımlar yapılacağını, afiş hazırlanacağını, basının çağrılacağını. “Dur, dur hemen ne bu celallenme yahu!” dedim de zor tuttum vallahi. Ama o çoktan yola çıkmıştı son sürat…  ...

ALACA

Resim
Çocukluğumun en özgün, en tatlı tebessümler yayıcı, en çapkın, en sevinçli ve en üzgün anları bir araya gelse ancak bu kadar uzun olurdu. Zor geçen ama hiç yaşayamadığım çocukluğum, bir gün kapısını çaldı yalnızlığımın. Uzun soluklu bir hezeyan fotoğrafı gibi asılı kaldı kalbimdeki koca duvarda. Bu duvarda Antakya’da yaşayan bir avuç insanın, Alaca Dünya ile kurduğu iletişimin en can alıcı anları da resmedildi. Her fırça darbesi, bu resmin karakterlerini ortaya koyuyor. Yaşamın sert gerçekleri ile Alaca Dünya’nın hayalleri içiçe geçiyor. Mahiyar’a duyduğum çocuksu aşk, mektup arkadaşım Jeanne’in tahmin edemediğim fırtınalarla dolu iç yüzü, Hristo amcanın sevgi dolu sarraf yüreği, Şayeste Hanım’ın, kendisine bahşedilen gençlik hülyalarıyla dolu Rıfat Bey aşkı, her geçirdikleri günü keseden yiyen sıradan yaşlılar: Mualla Nine ve Nihat Dede, Menekşe ve yaralı geçmişi… Antakya’da çekilen, her karesinde şiş kebap mutluluğunu, humus lezzetini, biber salçası hüznünü ve semavi aşkın 3 ayrı l...

HİÇ

               İhtiyardı bugün. Yaşı yetmiş sekiz. Başında beyaz dolamı elinde baston, kırlaşmış sakalı, kısılmış gözleri ve güneşin yakıcı sıcağı. Alnında boncuklaşmış ter tanecikleri. Yola çıktığında köpeği ve atıydı tozun toprağın içerisindeki arkadaşları. Şimdi yalnız. Köpeği susuzluktan yığıldı kaldı. Atı ise kaçtı güpegündüz. Karşısında çayırın yılanını görünce ürktü hayvan, sıcak dinlemedi, terkisine koca kazık girmiş gibi huysuzlandı ve kaçtı. Yapayalnızdı şimdi geniş ovanın ortasında bir elinde bastonu, yakıcı sıcak ve susuzluk içini yakmış. Alnındaki derin çizgiler kararmış. Sadece alnı değil, tüm bedeni esmer. Güneş gözünü karartıyor ihtiyarın ama o ısrarla yürüyor. Ovadaki tek can o belki de. Ayağındaki toz içindeki ayakkabıları çorabının içinden fırlamış parmaklarını toprağa değdiriyordu her adımda. Elleri nasır tutmuş ihtiyar, sıcağa, bedeninin ağırlığına ve susuzluğa rağmen yürümeye devam etti. Hiç du...

MUMA ÜFLE SEVİNÇLE

Resim
Bir doğum günü… Çocuk altı yaşına giriyor. Heyecanla etrafına bakınıyor. Aile toplanmış. Çocuk merakla etrafına bakınıyor ama kimse rengini belli etmiyor. Herkes oynayacağı oyuna iyi çalışmış anlaşılan. Zaman geçiyor, merak iyice depreşiyor ve yerine kaygı da geçmeye başlıyor öne doğru. Somurtkan bir yüz beliriyor önce. Kısacık saçların altından iki kara koca göz kısılmaya başlıyor sinirden. Ama hala kimsede çıt yok nedense. Çocuk o tombiş ellerini sıkıyor yerinde duramıyor. E beklentiler büyük tabii. Sonra yanakları kızarıyor ve kulakları. Kaygı yerini “Balona bile razıyım” endişesine bırakıyor. Erkekliğe yakıştırmıyor ağlamayı küçük efe ama dokunsan ağlayacak neredeyse. Zor tutuyor kendini. Üstüne üstlük cüretkâr bir dayı var karşısında. Resmen sözlü bir itham var ortada. Dayı sıkıştırdıkça efe sinirleniyor. Dudaklar titriyor. Gözler iyice sinire kesiyor. O sırada anne içeri giriveriyor elinde koca bir pasta, baba ise elinde fotoğraf makinesi. Güneşli hava bir anda gösteriyor kendi...

ZOR AMA İMKÂNSIZ DEĞİL

Yıllarca düşündüm durdum. Kurguladım. “Ben nasıl kitap yazarım?” ve “Bence neden kitap yazmalıyım?” sorularına yanıtlar aradım. Sorularımı yanıtladıktan sonra kitabımı yazmam sadece iki ayımı aldı. Her gün disiplinli ve istekli olarak yazdım, yazdım ve düşündüm. Sonrasını düşünmeden yazdım, sorgulamadan. Çünkü hazırdım neticede. Her soruma yanıtlar bulmuştum. Mesela az biraz önemsenecek kurgusal bir yaşamım olduğunu bulmuştum “Bence neden kitap yazmalıyım?” sorusuna yanıtlar ararken. Bu iyi bir icattı benim için. Sürükleyecek bir hikâyem vardı artık. Gerçeklik gözlüğümü de çıkarınca, parmaklarım şaha kalktı. Heyecanlandım. Daha el melekemin yeni yeni oturduğu “Q” klavye anlayışım, kırk yıllık klavye manyaklarına taş çıkarttı, uçtu gitti.                 Kitap bitince sıra yayınevi aramaya geldi. Çabaladım. Debelendim. Ama cesur yüreği bulmak hiç kolay olmadı. Şanslıydım çünkü spikerlik geçmişim vardı. Ses to...

KANADI KIRIK YAVRU KUŞ 38'İNDE

Resim
Bugün 38 olduk. 38 yıl geçti aradan. 38 yıldır nefes alıyoruz, 38 yıldır bedenimiz sürekli bir harekette. 38 yıldır gözlerimiz görüyor, kulaklarımız işitiyor. 38 yıldır boğazımızdan bir lokma ekmek ve bir bardak su geçiyor. 38 yıldır hafızamız kayıtta ve daha birçok şey…                 38 bana 1938’i anımsatıyor. Atatürk’ü kaybettiğimiz yıl. Google’a 38 yazdığınızda dizilerin 38. Bölümleri sıralanıyor. Bir de çeşitli istatistikler… 38 aslında daha pek çok şeyi hatırlatacak hissediyorum ama zamanım yok zira 39 ve sonrası 40’a az bir zamanım kaldı. 40’a iki kala yapmam gereken çok iş var. Çok çalışmalıyım. “Kırk nedir ki?” diye sorabilirsiniz. Tarancı’dan devralmak lazım sanırım. Kırk yolun yarısı ediyor artık, otuz beş değil…                 Bugün 4 Haziran 2012 ve benim doğum günüm. Yine böyle bir güneşli günün sabahına doğru doğm...

MEVSİMSİZ ARZU'LAR

Resim
         Şiiri sevmezdim hatta zaman zaman şiir okumak zorunda kalırsam, şairlerin özel hayatlarına fütursuzca daldığımı düşünürdüm ne komik değil mi? Şiir benim için ütopyaydı şair de şiirin özü. Şiir yazmak istediğimde de hep korkmuşumdur. Çünkü şiir, tadını bilmeden okyanusa dalmak gibi. Her şair de o yüzden hatırımda koca bir çınar. Bir cesur yürek. Arzu Arabacıoğlu da bir cesur yürek. Okyanusa hışımla dalanlardan hem de. Şiirlerini okursanız anlarsınız bu güçlü adımı okyanusa doğru. Dipsiz derinliğin en güçlü manası. Şiirlerinde farkı hissettiren bir doku var. Ahengi çok farklı. Siz hiç ağacın kabuğu olmak istediniz mi? Mevsimsiz Arzular'ı okuyunca olabileceksiniz. Saçlarınızın rengi değişecek. Şiire tıpkı Arzu gibi dalacaksınız. Roman yazarken genelde şiire eşlik eden müzikleri dinlerim. Saflaştırır bu müzikler yüreğimi. Ama şimdi önümde Mevsimsiz Arzular ve roman yazıyorum. Gözüm kayıyor büyülü kelimelerine şiirin. Saflaşıp romanımı yazıyor...

"ALACA DÜNYA VE YALNIZLIĞIM" TÜM TÜRKİYE'DE SATIŞTA

İlk kitabımı taçlandıran değerli okuyucularıma müjde... Yeni yayından çıkan ve dağıtımı yakında yapılacak olan ilk kitabım "Alaca Dünya ve Yalnızlığım" http://www.kitapturk.com/roman/alaca-dunya-ve-yalnizligim-88135k.html http://www.idefix.com/Kitap/tanim.asp?sid=DW578DZC6D4DDPF2UM6I&searchstring=alaca http://www.dr.com.tr/Kitap/Alaca-Dunya-ve-Yalnizligim/Ali-Unal/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0000000401646 sitelerinde... Yerinizi ayırtın ve Alaca'nın tılsımına varın...

SONSUZ UNUTUŞ HAKKINDA

Resim
           Edebiyata ve kitap yayıncılığına yeni bir boyut getirdiğinden kimsenin kuşkusu olmamalı Kadir Aydemir'in. Yitik Ülke Yayınları'nın( http://www.yitikulkeyayinlari.com/ ) mimarı olarak çıktığı yolda 80'li yılları anlattığı 80'ler ve akabinde yayınladığı 90'lar kitapları, bunun en açık göstergesi. Son dönemlerde tuhaf bir kitap daha yayınlayacağını sosyal platformlarda dile getiriyor ve bizler de heyecanla bekliyoruz ama ben sizlere buradan " Sonsuz Unutuş "tan bahsetmek istiyorum. Antakya malum kitapçılarının dar sokaklarda yeralmasıyla da tanınmış. Dolayısıyla arabamı parkedecek yer bulamadım bir süre. Kitapçı ararken hem dar sokağa, hem arkanızdan gelen sabırsız, saygısız ve bir o kadar da güzel bayan sürücüye ve önümde "Hadeeeee! Bici bici geldiii!" diye bağıran syyar satıcıya dikkat etmem gerekti. Park yerini zorla buldum. Arabadan indim ve bir süre bu bayan sürücüyle tartıştım. Ayrılırken bana baktı ve gülümsedi nedensizc...

BİR ZAMAN TÜNELİ DENEMESİ

Resim
               Sessizce oturuyorum penceremin kenarında. Havalı koltuğum, cama vuran yağmur damlaları, hepsi yapışmış, tutunmuş cama farklı şekillerde. Kimi ellerini kollarını iyice yaymış cama. Tam tutunma bu, kimi ise ha kaydı ha kayacak aşağıya. Buğulanmış cam tam yazmalık. Bilgisayardan bir müzik yükseliyor : “Tuanaaaa, dallarına karlar yağıyor Tuanaaaa…”.   Cama Tuana yazdım ben de, Tuana her kimse artık. Bu şarkıyı dinlemeyeli yıllar olmuş. Sanırım lisedeydim. O zaman çok meşhur olmuştu Tuana ve Levent Yüksel. “Sana söz baharlar gelecek, sana söz ışık sönmeyecek.” Tam da o an bir ihtiyar çıktı köşeden. Sakalı kırlaşmış, saçları uzamış… Yıkık dökük, metruk bir bina gibi. Çöpü karıştırmaya başladı. Zorla hareket ettirdiği el arabasına bir şeyler koyuyor. Pet şişeler, kola kutuları, eski ev eşyaları. Yığın olmuş el arabasına ayağıyla ufalttığı her şeyi koyuyor. Işığı sönmüş, karanlık ruhu son çağında. Umursa...

ALACA DÜNYA VE YALNIZLIĞIM

http://potkalkitap.com/ alaca-dunya-ve-yalnizligim.html İlk kitabm, Haziran 2012'de tüm kitapçılarda. En güzel doğum günü hediyesi...

DOĞMAMIŞ ACI

Resim
Yıllar sonra bir arkadaşa rastlamak… İnternetin en büyük yararlarından biri sanırım. İkimiz de göbeklenmişiz. İkimiz de evlenmişiz. İkimizi de birer kızı var. Dertlendik ilerleyen saatlerine kadar gecenin. Anılar derlendi, toparlandı. Hüzünler kahkahaları sürükledi peşinden. Bazılarını ben anımsayamadım anıların, bazılarını da o. Ama sonuçta birbirimizi bulduk yıllar sonra. Laflar fallaştı, geleceği görür olduk. Konuştuk, konuştuk… Değişen bir şey olmamış. Tembihler ondan, çılgınlıklar benden. Anladım ki yıllarca görüşemesek de geçmişte kalmışız. Anladım ki ne kadar geçse de zaman, davranışlarımızı unutmamışız. Sahi neydi bizi bu kadar unutturmayan? Neydi kederlerimizi, sevinçlerimizi aklımızın köşesine asan güç? Anladım ki dostluktu. Dostluk o kadar sıkı bir bağ ki, geçmişteki her birlikte geçen gün kaydedilmiş hafızamıza…             O okulunu bitirmiş, benim bitiremediğimi ise biliyormuş. Meğer hep ararmış beni. Ne mutlu böy...

SİYAH BEYAZ

Resim
               Bir fotoğrafa bakar insan, siyah ve beyaz…   Renkli fotoğraflar gibi görünmez göze. Bir anmışlık vardır sanki, bir tatmışlık o anı ölümsüzleştiren. Çekildiği anı hatırlarsınız. Önceki yaşananları, sonrakileri. Bir gazete gibidir siyah beyaz fotoğraf. İçeriği dopdolu, kendisi net ve hareketsiz. Muhtemelen üç kişiden oluşur. Önde iki kadın ve arkada bir erkek. Erkeğin eli soldaki ve sağdaki kadının omzunda. Ataerkil düzenin ve korumacı yaklaşımın bariz vesikası. Kadınlardan biri adamın annesidir muhtemelen veya kız kardeşi ve yanındaki de eşi. Kol saati dikkat çekicidir ceketin yeninden sarkmış halde kolda parıldar, genelde gümüş rengi. Ve ceketin içindeki gömleğin tüm görünürlüğünü ortadan kaldırmaya hevesli enli kravat. Zoraki takıldığı yakadaki açıklıktan belli, gömleğin yaka düğmesi açık. Genelde açıktır zaten çünkü eşi “İki yakan bir araya gelmesin” diye beddua etmiştir. Kravat ise puanlı ve ...

O AN

Resim
Istıraplı bir yaşam olacak bizimkisi belli ki. Sürekli bir şikâyet hali, süreklilik arzeden bir sıkıntılı durumlar komedyası. Oradan oraya koşuşturan mavi ışıklılar gibiyiz, hani şu denizde ikindiden sonra ortaya çıkan. Geçen gün balık tutarken de aynı şeyleri düşündüm. Sudan çıkmış balığa bakınca aklıma geldi bir anda. Düşünsenize siz de evinizdeyken ya da yolda yürürken bir anda bir cep telefonu sallansa en kalitelisinden. Havada öylece asılı kalsa sözüm ona olmaz ya böyle bir şey ama diyelim ki oldu. Ne yapardınız? Gözünüzün önünde sallanan, en son işletim sistemine sahip gıcır gıcır bir telefon. Ben olsam kesin alırdım. Sonra da hoppa   yukarıya. Nereye gittiğinizi bilmeden yukarıya çekildiğinizi hissedin. İşte o balığı da öylesine çektik yukarıya. Bir kaya balığıydı. Tekneye aldığımızda balığı yüzünde korkunç bir ifade vardı “Sudan çıkmış balığa dönmek” bu olsa gerekti. Gözleri faltaşı gibi açılmış, ağzı açık ve korkunun esiri olmuş. Basınç, hayvanı sonu gelmez bir sıkıntı...

MİNİK

Resim
            Büyüyünce anlıyor insan, ne kadar küçük olduğunu bir zamanlar. Ne kadar umarsız olduğunu anlıyor çoluk çocuk sahibi olunca. Küçük yalnızlıklar da bitiyor büyüyünce, içinde masallar olan dünya da. Bir başka hezimet oluyor bizimkisi. Israrla dönüp dönüp arkaya bakıyor. “Çocukken ne küçükmüş dünya” deyip hayıflanıyor, iç çekiyor bir anda. Aklı ne kadar meşgul olursa olsun sürekli bir hezeyan yer ediyor yeri gelince hatırlanmak üzere, peydahlanıyor zihne. Huzursuz ediyor, acıklı bir filmde ortaya çıkıyor bazen, bazen duvardaki resme bakarken. İki büklüm olmuş eli bastonlu bir ihtiyarın resminde debeleniyor yerinde bazen ya da iç çektirecek bir müziği dinlerken. Evladının minicik alnında sancıyan ateşte ortaya çıkıyor bazen bu hezeyan. Sabahı zor ediyor küçüklük hezeyanı. Koşup tıpkı babanın da sana yaptığı gibi tavuk budu aldırıyor insana. “Evladım yesin de toparlansın hemen.” diyerek. En çok da mutluluk resimlerinde gözde...

MAHREM

Resim
              Gizli, saklı… Ruhun karanlık tarafı, hiç aydınlanmayacak olan. İnilmeyeceği için merdivenleri de yok. Gerekli anlarda ise mum ışığı ile aydınlattığımız dipsiz kuyu. Kör kilit vurulmuş kapı. Mahrem bir okyanus gibi. Kiminin çok derin, kiminin en sığ. Bazen bir hırsızın derinliklerinde mahrem, bazen bir fahişenin gecesi biterken mahrem. Bazen aldatanın, bazen atlatanın sığ sularında. Kırmızılarla örtüyor her sırrın üzerini. Çizgilerini en keskin kalemiyle, en dibine çekiyor belli hatların üzerinden. Hiç açılmasın, açan olmasın diye. Ama mahrem yansır yüze. Bir çizgi illa ki yüzdedir. Okuyabilene aşk olsun. Yüzyıl da geçse üzerinden kalır yara gibi yüzde. Mahrem korkuysa, yarası gözlerdedir, mahrem zevk ise yanaktadır izi mutlaka. Yapışır adeta, dövme gibi. Görebilene aşk olsun. Mahrem pişkin pişkin atılan serseri bir adımsa izi bıyık altındadır mutlaka, en zor belli edeni kendini.     ...

KOYU VE ÇİFTE KAVRULMUŞ

                Koyu olur tadı genelde, köpüksüz kahvenin. Her kahveden farklıdır aroması, içimi hafif, hani sanki bitter çikolata tadında. Ağızda gayet alışık olduğumuz bir tat bırakır. Genelde keyfe kederdir içildiği anlar. Bir misafirlikte, sevdiğinle park manzaralı evinin camekânlı köşesinde, hatta balık tutarken. Tüttürülen sigara da cabası. Genelde uzaklara daldırır kahve. Nedendir bilmem ama bir fırt çektikten sonra bir an bakarız uzaklara. Manidar olup olmadığını düşünemiyorum ama ufukların karşıladığı bir gerçektir kısık gözlerinizi. Her yudum yüreğinizi kavurmaya yeter de artar. Giderek kahve kıvamı alır duygularınız. Giderek telveleşir sohbetiniz, en koyu kıvamında. Kahve, kültürüyle birleştirir sohbeti. İçerken gayet sakinizdir hatta sürüncemede kalmamış laflar ortaya çıkar, tatlı tatlı dertleşir insan kahve içince. Hani şiirler bile bu kadar sakin değildir kahveli insanın yanında. Hani derler ya kı...

KİBİRLİ

Resim
                Yüzü hiç gülmedi ömrü boyunca. Bu kadersizliğinden değildi, kibrinden sadece. Her sabah kimseyle konuşmadan yatağından kalkar, üzerine en şık kıyafetlerini giyer ve işine doğru yol alırdı. Kıyafetleriyle bile kavga ettiğine şahit olmuştum. “Siz benim gibi bir adamın bedenini örtüyorsunuz, sizin için ne kadar büyük bir şan. Ama bir de utanmadan arada bir sökülüyor, yıpranıyor ya bir yanınız, o zaman çileden çıktığımın resmidir işte.” derdi hep aynanın karşısında. Yolda yürürken selam vermeye çekinirdi tüm tanıdıkları. Ama yadırganmazdı da. Böyle kabul edilmişti bir kere. Böyle kabul görmüştü kendi toplumlarında. Biri kendisiyle konuşsa bile konuşan kişi için bu büyük lütuftu. Ne de olsa karşısındaki şahsiyet çok hatta bayağı çok’ları olan biriydi. Mesela en iyi hasta kendisiydi, en güzel de o, en güzel konuşan mesela, işini mükemmel derecede yapan. Toplumda ışıl ışıl parlayan da oydu, temizliği y...