DOĞMAMIŞ ACI


Yıllar sonra bir arkadaşa rastlamak… İnternetin en büyük yararlarından biri sanırım. İkimiz de göbeklenmişiz. İkimiz de evlenmişiz. İkimizi de birer kızı var. Dertlendik ilerleyen saatlerine kadar gecenin. Anılar derlendi, toparlandı. Hüzünler kahkahaları sürükledi peşinden. Bazılarını ben anımsayamadım anıların, bazılarını da o. Ama sonuçta birbirimizi bulduk yıllar sonra. Laflar fallaştı, geleceği görür olduk. Konuştuk, konuştuk… Değişen bir şey olmamış. Tembihler ondan, çılgınlıklar benden. Anladım ki yıllarca görüşemesek de geçmişte kalmışız. Anladım ki ne kadar geçse de zaman, davranışlarımızı unutmamışız. Sahi neydi bizi bu kadar unutturmayan? Neydi kederlerimizi, sevinçlerimizi aklımızın köşesine asan güç? Anladım ki dostluktu. Dostluk o kadar sıkı bir bağ ki, geçmişteki her birlikte geçen gün kaydedilmiş hafızamıza…

            O okulunu bitirmiş, benim bitiremediğimi ise biliyormuş. Meğer hep ararmış beni. Ne mutlu böyle derin izler bırakmak. Okula ne özlemle başlamıştık hatırlıyorum da. O günü bile unutmamış dostum. Ailelerimize ‘kişiliklerimizi bulmaya gittiğimizi’ beyan etmiştik, onu bile hatırlıyor. Gençlik iksirinin son damlalarını da tüketirken yaptığımız sayısız çılgınlıklar zincirine her gün yenilerini ekleme telaşı içerisindeydik o günler şüphesiz. Ailemizle çatıştığımız günlerdi. Bir an önce gitmek, ihtiras rüzgârlarına biz de kapılmak istiyorduk.         Kapıldık da. Kimimizin ki sert esti benim gibi. Kiminin ki ise oldukça ferahlatıcı onun gibi. Rüzgârlar da esti, yıldırımlar da düştü bu serkeş hayata.

Ona söyleyemedim sevdiği kızın kanserden öldüğünü. Bırakıp gittiği için vicdan azabı çekebilirdi. Sonradan da pişman oldum. Çekmeliydi bu azabı, çünkü o bırakıp gitmişti kızı. Arkasına bakmadan yeni sevdalara yol almıştı, kızı kendine âşık edip sislerin arasına karışmıştı. Sonradan çok dertlenmişti kızcağız bana. “Kara sevda buymuş” dedim kendi kendime. Kızın döktüğü gözyaşlarını, çektiği ıstırabı hiç söylemedim dostuma. Hastalığı da o günlerde ortaya çıkmıştı. Kanser bedenini değil de ruhunu teslim almıştı adeta. Son günlerinde hep ziyaretine gittim. Sanrılar görüyordu artık. Sürekli ismini sayıklıyor, her uyanışında korkuyla irkilip yeniden dalıyordu. Bir gün hepten daldı. Gitti. Kara sevda, ruh ışığını söndürdü. Gözleri açıktı, baktım ve ben irkildim bu kez. Onun, sevdiği adamın resmi vardı gözlerinde. Giderek sönen bedeni, dostumun adını sayıklaya sayıklaya girdi toprağa. Tek bir hatıra bıraktı bana. Günlüğü. Kaç sayfaydı hatırlayamıyorum ama derin izler taşıyordu o mutsuz günlük. Bir süre okuyamadım üzüntüden. Her elime alışımda âşık bir ruh hali çıktı karşıma. Günler sonra kendimi toparlayıp okumaya başladım. Günlük mutluluk mesajlarıyla başlıyordu. Her sayfada Samet ve beraber neler yaptıkları Feyza ile. Ankara’nın kepçesi olmuşlar. Koca kazan içerisinde gitmedik yer bırakmamışlar. Dört koca yıl beraberlermiş. Samet onu bıraktığı güne kadar, günlükte resmen çiçekler açmış. Sonrası ise malum. Acı ve keder. Bir gün bayılmış kollarında Samet’in Feyza. Doktora gitmişler. Doktor Feyza’nın hamile olduğunu söylemiş. O an Samet kaçarak uzaklaşmış, yok olmuş koca dünyada. Feyza karnındaki emanet ile yapayalnız kalmış. Sonra bebek ölmüş karnında daha doğmadan. Önemsememiş Feyza. Ama karnındaki bebek kanseri olmuş zavallıcığın.

Sanrılar görürken de günlüğe yazmaya devam etmiş Feyza. Son sayfası, noktayı koyduğu son cümlesi:

“Emanetin benimle beraber toprağa gidecek Samet.”

Samet iyice uykumuz gelene kadar anlattı, yüzümdeki şüphe ve vicdanın gölgesini görmeden. Gecemizi hayırlayıp “Hoşça kal” dedik birbirimize yeniden görüşmek için.
“Karım kanser, Ali” dedi. Son cümle olarak. Uzunca baktım ve kapattım bilgisayarı bir şey diyemeden dostuma. Günlüğün son sayfası da o gece bitti.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MAHREM

SİYAH BEYAZ

KOYU VE ÇİFTE KAVRULMUŞ