YÜREĞİMİN NAĞMESİ
Sessizdir müzikle uğraşanlar, müziğe şekil verenler,
yüreklerindeki fırtınaları dindiremezler. Dindiremedikleri için de sürekli
sessiz kalmayı yeğlerler, sel baskınlarıyla, depremlerle, kasırgalarla
uğraştıkları için. Belki bu yüzden kendilerine “Kaçık” derler, aslında öyle de
bilinirler, “Kaçıklar”… Akıllarında onlarca yüzlerce nağme vardır. Yüzlerce
eser vardır. Beyinleri, yüzlerce bilgisayarın alamayacağı kadar çok mp3’ü
alabilir ve istediği zaman müzik icracısı, kendi hafızasından istediği müziği
çıkartır ve dinler, analizler yapar ve siz onunla konuşuyor olsanız dahi o
kesinlikle müziğini dinler, hatta sizi susturabilir bile, aklındaki müziği daha
iyi duymak için. Siz ona alınmayın sakın sizi susturduğu için. Bu çok
konuştuğunuz için değildir kesinlikle, sadece dinlediği müziğin içinde mesela
bir perdesiz gitar nağmesi, bir ney, bir ud veya mesela bir keman çok hoşuna
gidiyordur, yüreğine işliyordur ve duymak için yapıyordur. Evet, kesinlikle
böyledir. Ben ne zaman Sezen Aksu’nun “Yine mi Çiçek” adlı eserini dinlesem
aklımda, önce vals ritmi sırasında ud taksim ederken arka planda işittiğim
kontrbasın tınısını duymak isterim. Ne heybettir öyle, ne şaşaadır. Yüreğime
işler. Bozguna uğratır beni bu fasılasız, kucaklayan tını. Ya da aynı şekilde
Bülent Ortaçgil’in “Bu su hiç durmaz.” Adlı eserini dinlerken bu kez perdesiz
gitarın tınısını dinlerim aklımdan, derinlik sarhoşluğuna yakalanmış gibi bir
dalgıç gibi müptela olmuşçasına dibe, en dibine sevdanın.
Teknoloji
ilerledikçe müziğe de bir haller oldu. Her müzisyen daha çok sarhoşluk peşinde
koşar oldu. Daha akustik, daha derin ve sır nağmeler, daha çok zerafet, daha
naif duygular. Dinlediğiniz zaman alıyorsunuz başınızı yaban ellere
gidiyorsunuz, gâh Kandilli’ye, gâh Ahlât’a veya Kordon Boyu’na. Manevi bir
yolculuk, bir terk ediş günü, anı… O an neredeyseniz bulunduğunuz yerden
yükseliyorsunuz. Ya bir de hazırlanışı. Kocaman bir tonmaister masası önünde
çift cam, içerisi havasız, ağır bir koku altında. Stüdyo, ağır bir havasızlığa
tutulmuş. Girerken içeriye sizi karşılar zaten kokuşmuşluk. Düşünün ki bu
ağırlığın altında sıcak ve ter kokularıyla bütünleşmiş havasızlıkta mükemmeli
arar icracı ve ona göre sazını çalar. Tüm olumsuzluklara rağmen her nağme
inler, yüreğimin nağmesine dönüşür. Kolay mı akılda yer etmek onca akıl bitinin
arasına girmek. En mükemmel stüdyolar bile yakarken bağırları, ancak böyle
girer zihinlere yürek nağmeleri.
Benim zihnime
böyle yer etmişti “Kalbim Ege’de kaldı” şarkısı. Böyle kazındı her bir notası,
nakış nakış işlendi yüreğime, ne zaman dinlesem depreşiyor anılarım. Ne zaman
cümbüş başlasa ve zihnimin en karışık halelerine dokunmaya kalksa, anımsıyorum
ilk maaşımı aldığım günü, daha az önceymiş gibi. Maaşımı çekmiş evime dönerken
baba yadigârı arabamın radyosu çalıyordu bu şarkıyı. İşte o an ölümsüzleşti
alnımın derinleşen çizgilerinde, gelen haberle sarsıldım en derinden. Kalbi
köyünde kalmış teyzemi kaybetmiştim. Sessiz ve derinden çekip gitti kalbi kala
kala ocağında, asla bir daha geri dönemeyeceğini bildiği kaybolmuş, yitip gitmiş
zavallı tüten ocağının özlemiyle son bir nefes çekerek yüreğinin nağmesine…
Yorumlar
Yorum Gönder