O AN
Istıraplı bir yaşam olacak
bizimkisi belli ki. Sürekli bir şikâyet hali, süreklilik arzeden bir sıkıntılı
durumlar komedyası. Oradan oraya koşuşturan mavi ışıklılar gibiyiz, hani şu
denizde ikindiden sonra ortaya çıkan. Geçen gün balık tutarken de aynı şeyleri
düşündüm. Sudan çıkmış balığa bakınca aklıma geldi bir anda. Düşünsenize siz de
evinizdeyken ya da yolda yürürken bir anda bir cep telefonu sallansa en
kalitelisinden. Havada öylece asılı kalsa sözüm ona olmaz ya böyle bir şey ama
diyelim ki oldu. Ne yapardınız? Gözünüzün önünde sallanan, en son işletim
sistemine sahip gıcır gıcır bir telefon. Ben olsam kesin alırdım. Sonra da
hoppa yukarıya. Nereye gittiğinizi
bilmeden yukarıya çekildiğinizi hissedin. İşte o balığı da öylesine çektik
yukarıya. Bir kaya balığıydı. Tekneye aldığımızda balığı yüzünde korkunç bir
ifade vardı “Sudan çıkmış balığa dönmek” bu olsa gerekti. Gözleri faltaşı gibi
açılmış, ağzı açık ve korkunun esiri olmuş. Basınç, hayvanı sonu gelmez bir
sıkıntıya sokmuş. Yuvalarından fırlamış bir çift korku dolu göz. İşte o an,
hiçbir nefes alan varlığa canı bu kadar tatlı gelmemiştir sanırım. Ve hiçbir
canlı yüzü ne kadar duyguları yansıtmasa da ölüm anındaki ifade nettir.
Şaşkınlık ve korku. Yukarı çekilmek, nereye gittiğini bilmeden gözleri bağlı ve
alnına silah dayanmış bir halde yolculuk yapmak, idama mahkûm bir tutuklunun
son bir saati veya son dakikaları. Bir canlı varlık için bundan daha kötü bir
senaryo olamaz sanırım.
O kaya balığı yüreğime işledi.
Yüzündeki ifade gözümün önünden gitmiyor. Kuyruğunu ve yüzgeçlerini umutsuzca
çırpması da. Sonraki balıkların çırpınışları da aklımda. Tuttukça yüreğime
mıhlanan kazıklar gibiydi hepsi. Sevgi ve inanç arasındaki ince çizgidir bu
aslında. Sevgi merhameti doğurur, inanç hepsinin önüne geçer. Fazlaca sertlik
yanlısı değildir tabii ki yazılanlar. Neticede doğum nasılsa ölüm de öyle. Sonuçta
her gün doğan olduğu gibi her gün nice göçüp giden var. Bir yerlerden bir
yerlere sürüklenen kuru yapraklar gibiyiz hepimiz. Kuruyuz çünkü geleceğimizi
hesap etmeden, geçici yaşıyoruz, tıpkı yapraklar gibi zemheride dökülüyoruz her
birimiz başka yerlere.
İnsanı ayıran en büyük özellik ise duygu. Duygu
olmazsa olmazlarımızdan elbet. Yoksunluğunda ise akıbetimiz balığınki gibi
olurdu sanırım. Şuursuzca yukarı çekilmek. Aşırı basınçlı bir ortamdan basıncın
çok az olduğu bir ortama bir anda geçebilmek. Hayatımızın hemen her evresinde
aslında çok az da olsa karşılaşabileceğimiz sonlardan biridir bu, hatta sonun
başlangıcı gibi. Gençlik iksirinin iyice kanımıza yerleştiği dönemlerde
tehlikeli adımlar da atabilme ihtimalimiz vardır değil mi? Hatta üniversite
yılları çoğu zaman böyle anıları deftere yazabilmek için ortamlar olmuştur
mesela. Böyle bir genç vardı tanıdığım. Okulun en çalışkanları arasındaydı.
Mühendislik fakültesinin de gözbebeğiydi. Sonraları giderek bozulduğuna tanık
oldum. Tanık oldum diyorum çünkü meşhur Sakarya Caddesinin kaldırımlarında saçı
sakalı dağınık bir halde içerken rastlamıştım bu gence. Bitik bir hali vardı.
Okul bitince bir daha görmedim yıllar geçti. Geçenlerde Taksim’de yine
rastlaştım bu gençle… Tanıdı beni. Gülümsedi. “Kavalcı nasılsın” diye sordu
bıyık altından gülerek. Taksim’de oturmuş bir elinde gitarı önünde de açılmış
bir mendil. Sokak müzisyeni olmuş. Yanı başında da boş şarap şişeleri. Uzun
saçları gözlerini iyice karartmış. Okulun gözbebeği genç şarapçı olup çıkmış sudan.
Gözleri fal taşı gibi açılmış. Ağzında olta iğnesi, kuyruğu ve yüzgeçleri
titriyor korkudan. Meğer sevdiği kızı kaybetmiş. Meğer tutulmuş oltaya sıkıca.
Hüznü, peşinde koştuğu yemi olmuş oltanın ucuna bağlı. Oltaya gelmiş hayatının
baharında yemyeşil bir yaprakken, hüznü sonbahar gibi çöreklenmiş kuruyan
gövdesine. Genç, mey denizinde oltaya gelen ağır bir kaya balığı olup sudan
çıkmış. Masal teknede bitivermiş, bir anda, şuursuzca…

Yorumlar
Yorum Gönder