İSTANBUL’UM, NERGİS BAKIŞLIM
Köşe yazısı kıvamına getirmeye çalıştığım duygularımı
takdimimdir efendim. Saadet, mutluluk,
huzur ya da adına ne derseniz deyin ama İstanbul Havası gerçekten çok yaradı
bana. Nefes aldım yüreğimin derinliklerine doğru. O kuvvetli nefes, tüm
bedenimi sardı, sarstı ruhumu köşelerine kadar geri dönmüşlüğümün; Arnavutköy
mendireğine oturmuş bir elimde oltam, diğer elimde tazelenmeye yüz tutmuş
simidim ve berrak bir İstanbul olduğu halde. Kaç zaman olmuştu hatırımda değil
ama bugün yüzleştiğim İstanbul’a gelmek, geçmişe göre daha güçlü, daha ılıman
ve sinirsiz ve sınırsız. Zayıf bacaklarımla tutunmaya çalışan hayata, hem de en
kuvvetlisinden, bir kuş değilim artık. Daha azimliyim yürümeye, koşmak olmazsa
bile hızlanmaya. Hayatım boyunca hiç koşamamışlığın pençesindeki kara bir
mahkûmken bugün aklıma bile getirmiyorum yüksek kaldırımlarından çıkamamayı ve
birilerinden destek istemeyi veya bastonumla kehleye kehleye yürüme
fantezilerini. Yürümek bu kadar önemli mi? Evet, bizim için bu kadar önemli.
Çayırlarda daha meşimesi üzerinde bir tay nasıl ayağa kalkmaya çalışıyorsa, biz
de aynen öyleyiz. Biz de sendelemekten bıkmıyoruz hiçbir zaman. Önce biraz
sendelersiniz Gayrettepe yokuşlarında, derken birinin kolunuza girmesini
istersiniz uçsuz bucaksız Halaskargazi Caddesi’nde, yorgunluktan bitseniz de
yürümek zorundasınızdır çünkü, aklınızda “Acaba kolluğumun bedenini yordum mu?”
sorusuyla bütünleşerek. Kaygı, Taksim’de sizi cehennem çukurlarına düşürür,
alev alev yanar gözünüzün önünde bedeniniz. Taksim, sizi sele tutar
insanlarıyla. Şuursuzluk sembolüdür size çarpanlar, omuz vuranlar, ayağınıza
basanlar. Sonra her nedense Dante gibi değil ama Halil Sezai gibi
“İsyaaaaaaaaannn!” diye haykırasınız gelir kaygan zeminli, adı kısaltılınca bir
halt etmeyen, ama dev cüssesiyle sizi karşılayan AVM’ler. Giderken yürür
genelde ayaklarınız, lakin dönünce bir lahza duraksarsınız. Eliniz kalkar
yukarıya doğru ve buseli sözcük ağzınızdan çıkar kurtarıcı gibi: “Taksiii!”
Zonklayan ayaklarınız Mısır’da piramit inşaatında çalışan işçileri birer birer
gözünüzün önüne getirir. Kırbaçlananlar, belini iyice eğmiş yaşlılar ve onlarca
ton kayanın altında ezilen insanlıktan çıkmış genç beklentisizler. Asırlarca
böyle sızlamamıştır bacaklarınız. Böyle hissedersiniz her taksinin ön
koltuğunda pervasızca otururken. Gözleriniz ağırlaşmışken, ayağınızın kırıldığı
anı bir kez daha yaşarsınız tüm arîliğiyle. Bam teliniz kopmuştur o an. Kopma
sesini bile duyarsınız. Ev, büyük merdivenleriyle karşılar sizi korkuluksuz ve
tutanaksız. Ya nasıl ineceksinizdir? Taksi şoföründen rica edeceksinizdir tek
çözüm olarak. Kullanılmışlık canınızı acıtır, dumanlar beyninizi
tepkisizleştirir.
Gözünüzü açtığınızda yaptığınız bu kısa ama yorucu
yolculuk, bileti ayrılmış ve uçağınızın kalkacağı günü beklemekten daha heyecanlıdır.
İstanbul’a, biricik aşkınıza kavuşmuşsunuzdur, en kumral ve yeşil gözlü
aşkınızı kucaklamak dayanılmaz hafifliktir çünkü ağır kaldırımlarında terk
edilmiş geçmişinizin. İstanbul, kimi zaman bir çay bardağında rakıdır, kimi
zaman da oltaya takılmış bir balık. Kimi yokuştur en yedi tepesinden, kimi
hülyalı âşıklar mekânı. Engellese de adımlarımı yokuşlar, cebimi boşaltsa da
mecburiyetten sarı taksiler, yine de SENİ SEVİYORUM İSTANBUL’UM, NERGİS
BAKIŞLIM…

Yorumlar
Yorum Gönder