KİBİRLİ
Yüzü hiç
gülmedi ömrü boyunca. Bu kadersizliğinden değildi, kibrinden sadece. Her sabah
kimseyle konuşmadan yatağından kalkar, üzerine en şık kıyafetlerini giyer ve
işine doğru yol alırdı. Kıyafetleriyle bile kavga ettiğine şahit olmuştum. “Siz
benim gibi bir adamın bedenini örtüyorsunuz, sizin için ne kadar büyük bir şan.
Ama bir de utanmadan arada bir sökülüyor, yıpranıyor ya bir yanınız, o zaman
çileden çıktığımın resmidir işte.” derdi hep aynanın karşısında. Yolda yürürken
selam vermeye çekinirdi tüm tanıdıkları. Ama yadırganmazdı da. Böyle kabul
edilmişti bir kere. Böyle kabul görmüştü kendi toplumlarında. Biri kendisiyle
konuşsa bile konuşan kişi için bu büyük lütuftu. Ne de olsa karşısındaki
şahsiyet çok hatta bayağı çok’ları olan biriydi. Mesela en iyi hasta
kendisiydi, en güzel de o, en güzel konuşan mesela, işini mükemmel derecede
yapan. Toplumda ışıl ışıl parlayan da oydu, temizliği yüzünden belli olan sonra
mesela evi herkesten daha düzenli olan, yarışlarda hep önde olan, en önde hem de.
Yukarıdan bakardı, Everest’in en dik yamacından. Hep sivriydi, sivrilmişti.
Düzenli hayatı, düzensiz ilişkileri vardı. Ama böyleydi, böyle tanınmıştı
mecliste.
Günün birinde yürürken yolda bir
köpek çıktı karşısına ve bir an göz göze geldi köpekle. Tüyleri birbirine
karışmış, yağmurun iyice cılızlaştırdığı bedeni körpeleşmiş ve yüzünün her
tarafında yer yer yaraları olan bir hayvandı, kim bilir nasıl bir geçmişi
olmuştu. “Bu kadar çirkin bir hayvan olamaz.” diye hayıflandı. Ayrıca bu kadar
çirkin bir hayvan ile nasıl karşılaşmıştı ki? Böyle ucube bir hayvan nasıl
yoluna çıkabilirdi? Anlaşılan günü çok kötü geçecekti. Hâlbuki her sabah yoluna
birbirlerine âşık kumrular çıkardı. Zevkle izlerdi giderayak işine. ‘La havle’
çeke çeke yürüdü gitti işine.
Ertesi gün o iğrenç yaratığın
karşısına çıkmaması dileğiyle kıyafetlerini giydi, yine onlarla konuşarak. Derken
çorabında minik bir delik gördü. Hay aksi! Ne yapacaktı şimdi? Çok
hiddetlenmişti. Minik bir delik açıldı diye çorabı alıp sobaya attı, hiç
acımadan. Karşısına o ucube köpek çıksa da okkalı bir tekme atacaktı hayvana,
böyle karar verdi kendi kendine. Ama nafile… Tam da dışarı doğru adımını
atmıştı ki, yine karşısında. Sanki ezberi bozulmuştu. Her günün monotonluğu, bu
ucubeyle bozulmuştu. Onca duası boşaydı. Renklendirmek istediği yaşamı giderek
daha da alacalanmıştı. Yakınından geçmesi muhtemel bir arabanın yoldaki çamurlu
su birikintisini üzerine sıçratması, bu ucubeyi görmekten çok daha iyiydi.
Üstelik bu sefer köpek yanından hiç ayrılmıyordu. Israrla kovmaya çalıştı
hayvanı, tekme atmaya kalktı planladığı gibi. Ama gitmiyordu işte, ayrılmıyordu
yanından. Ne ettiyse gitmedi de. Ucube yüzünden işe de geç kaldı her nedense. Çaresizce
oturdu gördüğü ilk otobüs durağına. Köpek de yanı başında durdu hemen. Göz göze
geldiklerinde inanılmaz bir şey oldu. Köpeğin gözlerinde hayatı boyunca tüm
yaptıklarını gördü. Kırdığı tüm insanları, tüm kibirini. Hakkında konuşulan her
şeyi. Birer birer geçiyordu gözünün önünden tüm devirdiği çamlar, koskoca bir
ormanı yıkmıştı da haberi yoktu hem de dev iş makineleriyle, acımadan. İçindeki
zehir pınarı nasıl da kor ateş gibi dökülüyordu yanardağ püskürtüsü gibi.
Geçtiği her yeri eritiyordu zehri, her ev yıkılıyordu karşısında direnemeden.
Köpek ona kim olduğunu gösterdi. Ayna oldu kirlenmiş ruhuna. Akşama kadar
oturdu o otobüs durağında. Gelen her otobüs kapısını açtı ama binmedi. Gelen
her yolcu binerken otobüse o bir başka otobüsü bekler gibi yaptı. Omuzları
çöktü. Ağırlaştıkça bedeni yıkıldı, kalkamadı bir daha ayağa. Gecenin
ilerlediği saat, ancak toparlandı ayağa kalktı. Evine gitti ve yine kimseyle
konuşmadan yatağa girdi. Ertesi gün de aynı şeyi yaptı, köpekle geceye kadar
oturdu otobüs durağında. Kimseyle konuşmadı, sadece oturdu ve köpeğin gözünden
yaşamını izledi, sıkılmadan, bıkmadan sadece izledi. Gece ilerledikçe evine
döndü. Yatmaya hazırlanırken hiç yapmadığı bir şey yaptı. Salondaki menekşeye
su verdi. Derken ertesi sabahı düşündü birden. Düşünmeye kalmadı. Sabah üç
görevli geldi bir de üç ağlayan kapıda. Tek gecelik misafiri uğurlamaya
gelmişlerdi. Ruhsuz bedeni sığmadı tabuta. Onu battaniyelere sardılar. Öyle
verdiler toprağa. Gece sel oldu. Tüm gök delindi. Yağmur toprağı karıştırdı.
Koca mezarlıkta toprak bir onu kustu. Koskoca göbeği, şuursuzca gösterdi kokuşmuş
yüzünü güneşli havaya. Sinekler kondukça kabardı, iyice koktu şişkin, kibirli
bedeni. Üç günlük dünyada kokuşmuşluğu ibret oldu. Her gün şık
kıyafetler giyen adam, sinekler konan ölü ve fakir bir bedene dönüştü…
Yorumlar
Yorum Gönder