BİR ZAMAN TÜNELİ DENEMESİ


               Sessizce oturuyorum penceremin kenarında. Havalı koltuğum, cama vuran yağmur damlaları, hepsi yapışmış, tutunmuş cama farklı şekillerde. Kimi ellerini kollarını iyice yaymış cama. Tam tutunma bu, kimi ise ha kaydı ha kayacak aşağıya. Buğulanmış cam tam yazmalık. Bilgisayardan bir müzik yükseliyor : “Tuanaaaa, dallarına karlar yağıyor Tuanaaaa…”.  Cama Tuana yazdım ben de, Tuana her kimse artık. Bu şarkıyı dinlemeyeli yıllar olmuş. Sanırım lisedeydim. O zaman çok meşhur olmuştu Tuana ve Levent Yüksel. “Sana söz baharlar gelecek, sana söz ışık sönmeyecek.” Tam da o an bir ihtiyar çıktı köşeden. Sakalı kırlaşmış, saçları uzamış… Yıkık dökük, metruk bir bina gibi. Çöpü karıştırmaya başladı. Zorla hareket ettirdiği el arabasına bir şeyler koyuyor. Pet şişeler, kola kutuları, eski ev eşyaları. Yığın olmuş el arabasına ayağıyla ufalttığı her şeyi koyuyor. Işığı sönmüş, karanlık ruhu son çağında. Umursamaz, kaygısız ama çok da hırpalanmış belli ki. Yağmur giderek hızlanıyor. Ağzındaki sigarası yağmur damlalarından dolayı çoktan sönmüş, hala ağzında. Sırtında abaya dönüşmüş bir ceket. Çöpten alacaklarını aldı ve uzun bir süre gökyüzüne baktı. Yağmur damlalarına bıraktı kendisini, derken arkasına bakmadan ilerledi. Kağnı hızında itmeye başladı yığınlı çöp arabasını. Sokaktan dönene kadar baktım ardından. Hep etkiler anıtsal yaşamlar beni ama bu farklıydı. Hırpalanmış bir kişilik çarptı gözüme. Bakışları beklentisiz. Belli ki tenekeleri satacak üç beş paraya, onunla da ya ekmek peynir alacak ya da şarap. Ne fark eder ki. Her günün hâsılatı bu olacak ona.

                Zaman, günün birinde Side’de karşıladı bizi. Antalya’da. Neredeyse denizin içine girecek kadar yakın oteller hatırlıyorum. Bir de koca sütunları. Sahilde yapayalnız dolaşan bir köpek gördüm. Bir çatalburun. Burnuna bakmasam tanıyamayacaktım bu güzelliği. Yer yer dökülmüş tüyleri, işkence görmüş bedeni, uzun kumsalda yiyecek arayan bir hali vardı. Yaşlı bedenini bacakları kaldıramıyordu artık hayvanın. Bitap düşmüş gibi zorla da olsa yürüyordu. Uzun süre takip ettim çatalburunu. Sonra yanımıza yaklaştı. Hemen şişedeki suyun bir kısmını kuma açtığım çukura döktüm. Hayvan hemen yaklaştı ve kana kana içti bu bedenine ilaç gibi gelen suyu. Su az da olsa diriltmişti cancağızı. Yürüyüşü dinçleşmişti sanki. Yavaşça koşmaya başladı. Uzaklaşmadan önce son bir kez arkasına dönüp bize baktı teşekkür eder gibi bir hali vardı. Sonra da gözden kayboldu. Bu hayvan iki tür insan tanımıştı belki de. İlki kendisine işkence eden tür, diğeri de bizim gibi ona su veren tür.

                Bir süre sonra plajdan ayrıldık ve yürümeye başladık. Az ileride, camın kenarındayken gördüğüm yaşlı amca duruyordu yanında da çatalburun. Adam bir süre bana baktı ve neden sonra köpeğin boynuna dolanmış ve hayvana acı veren ipi çıkarttı eliyle. Sonra da eline aldığı küçük bir taşı arkasında oynayan çocuklara attı. Belli ki o ipi hayvanın boynuna bu çocuklar bağlamıştı. Çatalburun, ihtiyar çöpçünün yanında gururla duruyordu. Başı dik ve patileri önde. Verdiği mesaj açıktı hayvanın: 

Yine de insana güveniyor ve seviyorum…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MAHREM

SİYAH BEYAZ

KOYU VE ÇİFTE KAVRULMUŞ