KOYU VE ÇİFTE KAVRULMUŞ


                Koyu olur tadı genelde, köpüksüz kahvenin. Her kahveden farklıdır aroması, içimi hafif, hani sanki bitter çikolata tadında. Ağızda gayet alışık olduğumuz bir tat bırakır. Genelde keyfe kederdir içildiği anlar. Bir misafirlikte, sevdiğinle park manzaralı evinin camekânlı köşesinde, hatta balık tutarken. Tüttürülen sigara da cabası. Genelde uzaklara daldırır kahve. Nedendir bilmem ama bir fırt çektikten sonra bir an bakarız uzaklara. Manidar olup olmadığını düşünemiyorum ama ufukların karşıladığı bir gerçektir kısık gözlerinizi. Her yudum yüreğinizi kavurmaya yeter de artar. Giderek kahve kıvamı alır duygularınız. Giderek telveleşir sohbetiniz, en koyu kıvamında. Kahve, kültürüyle birleştirir sohbeti. İçerken gayet sakinizdir hatta sürüncemede kalmamış laflar ortaya çıkar, tatlı tatlı dertleşir insan kahve içince. Hani şiirler bile bu kadar sakin değildir kahveli insanın yanında. Hani derler ya kırk yıllık hatır meselesi, gerçekten de kahve nefesten daha etkili, hatırdan daha tepkili yaşamları sürüklüyor sevgiyle.

                Televizyonda haberlere bakıyorum. Japonya’daki Sendai depreminin üzerinden bir yıl geçmiş. Bugün yıldönümü. Amatör kameraman tarafından çekilen görüntüler geliyor ekrana. Tsunami geliyor ekrana. İnsan eliyle yapılan arabalar, tekneler, yollar, kaldırımlar, hatta gemiler birer kağıt parçası gibi. Doğa en acımasız askerini salmış cepheye sanki. Deprem ve çılgın kardeşi tsunami Sendai’yi harabeye çevirmiş. Koca bir şehir ölmüş adeta. Kahvemi yudumlarken bu düşüncelere dalıyorum. Sonra küçük bir kız geliyor ekrana. Annesinin elinden tutmuş, diğer elinde oyuncak ayısı. Üzerinde pembe tişört ve yeşil etek. Çekik gözlerinden düşen yaşlar birer sedef bocuk gibi yuvarlanıyor yanaklarından aşağıya. Yüzünde korku ve acı. Çocuk gözyaşı etkili bir zehirdir kimi zaman. Kimi zaman insan olduğumuzu hatırlatır, kimi zaman merhamet barındırdığımızı içimizde. Çocuk gözyaşları savaşları bitirebilir belki. Hangi barbar bir çocuğun gözyaşları karşısında ezilmez ki?

                Kahvemi içerken, ilk telvem aklıma geldi. Üniversitede okurken sömestr tatili için memlekete gitmiştim. Sigaraya yeni başladığım günler, demek ki heves tehlikeli bir oyuncakmış elimizde. Evde sürekli babamdan kaçıyorum her sigara içişimde. Ama babam zeki adam anlamış umutsuz kaçışlarımızdan. “Zaten çocuğu özlüyorum, bir de sigara içmek için köşe kapmaca oynuyoruz evin içerisinde. Gelsin adam gibi içsin sigarasını önümde.” demiş anneme. Annem de bunu duyunca hemen bir koşu mutfağa gidip kahve yapmış köşe kapmaca oynayan baba-oğula. “Aliii! Kahve hazır balkona gel oğlum.” demez mi? Sanki kırk yıldır kahve içiyormuşum gibi. Meraklandım ve çıktım, babam masada oturduğu halde ben de oturdum yanına. Sigarasından bir tane çıkardı ve ahbabına ikram ediyormuş gibi “Buyrun Ali Bey, için” dedi. Yakışıklı ve albenisi yüksek bildiğim büyüleyici yüzüm ve bakışlarım, yeni badanasıyla çabuk bütünleşti: KIRMIZI. Sonra gerekçesini açıkladı babam. Özlemi, böyle bir karar aldırmış. Bir insanın değişebileceğinin en açık örneğiydi babam. O kahve ilkti benim için. İlk defa büyümüştüm, ilk defa çırpınarak boyum uzamıştı sosyal bir kimliğim de olmuştu. Sonra yıllarca kahve içtim keyifle. Keyif anlarının vazgeçilmez tiryakiliğidir kahve.
                Kahve içince günlük yaşamda düşünemeyeceğimiz duygular seline kaptırırız bedenimizi. Bakın ben içtim az önce ve neler geldi aklıma. Sendai’li küçük çekik gözlü kız, babam ve uzaklar. Hepsini bu küçük fincanı içene kadar düşündüm, bir çırpıda. Kahve içtim dertleştim onca insanla. Hem de sessizce, tepkisizce. Bol telveli fincanlar, bol kahveli dertleşmeler hepinize.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MAHREM

SİYAH BEYAZ