ARAP BÜLBÜLÜ
Günler günleri, aylar ayları olanca hızıyla kovalarken,
taşıp dururken kudurmuş Asi, güneş tüm kızgınlığı ile kraliçenin her bir
tarafını inim inim inletirken yumurtasını kırıverdi Arap Bülbülü annesinin,
mezarlığın en yüksek çam ağacına yaptığı mezarlığın içerisinde, sivri ve
körpecik gagasıyla. Dünyaya “Merhaba” dedi adeta tüm karanlık endamıyla. Anası
yanı başında olduğu halde o da ilk uğraşı içerisine girdi ve bağırdı her doğan
gibi. “Ekmeeeeek!”…
Kızgın
güneşte alımlı bir pardesü gibi parıldayan tüyleri ve bitip tükenmek bilmeyen
açlığı ile ailesinin gözdesi oldu bir anda. Çirkin ve patlak gözleri, çelimsiz
boyu, incecik kırılgan bacaklarıyla tipik bir Arap bülbülüydü neticede, ama
ondaki endam kimsede yoktu annesine göre. O dünyanın en güzeliydi gözünde.
Artık uçma vakti gelince de “Pırrr” uçup gitti yuvasından arkasına bakmadan,
bir nefeste hem de. Koca şehrin üzerinde pervane oldu, kokular arasında yayıldı
zevkin doruklarına. Kanat çırptı sevgiyle uçtu, çirkin ve ucubeye benzeyen Arap
Bülbülü. Derken kondu Uzunçarşı’nın girişindeki Ahmediye Camii’nin avlusundaki
servi ağacının dalına. Ötmeye başladı. O kadar çirkin ötüyordu ki rahatsızlık
veriyordu çarşı esnafına. Ama aldırış etmeden ötüyordu. Yakalamaya çalıştılar
kovalamaya. Gitmedi inatla, vurmayı da denediler olmadı, ötmeye devam etti.
Hatta zehirlemeye kalktılar, ölmedi tüyleri yer yer dökülmüş çirkinlik abidesi.
İnatla ötmeye devam etti var gücüyle hem de hiç durmadan.
Bir gün
çarşıda büyük olaylar çıktı. Küçük bir çocuk hırsızlık yaptığı gerekçesiyle
esnaf tarafından yakalanmış ve dayak yiyordu. Ağzını burnunu iyice kanattılar
zavallı çocuğun. Ama ilginç olan çocuğun “Ben yapmadım, ben yapmadım!” diye tüm
çarşıyı inleten bağrışmalarıydı. O an Arap Bülbülünün ötmesi kesildi ve ısrarla
çarşının tam da orta yerindeki ayakkabıcı dükkânının üzerinde uçmaya başladı. Hatta
öyle ki vitrindeki ayakkabıları gagasıyla alıp havalanıp yukarıdan da bırakmaya
başladı ucube. Dükkânın sahibi Emsal Efendi çıkıp kovalamak istedi ama gücü
yetmedi, yaşlı bedeni hızlıca hareket eden kuşu kovmaya yetmedi. Derken
çırağına seslendi ama yerinde yoktu çırak. Şüphelendi Emsal Bey başının
üzerinde sürekli kanat çırpan ucubeye aldırış etmeden. Yürümeye başladı
çarşının diğer ucuna doğru. Arap bülbülü de başının üzerinde. Yolunu
değiştirmek istedi ama bülbül izin vermiyordu. Sanki kendisini takip etmesini
ister gibi bir hali vardı. Südüklü Han’a doğru uçtu kuş. Emsal Bey de meraklı
gözlerle peşinden. Yürüye yürüye hanın çıkış kapısına yaklaştılar. Bu kapı
kuyumcular çarşısına da açılan geniş ve terk edilmiş bir meydana açılıyordu.
Meydanın ucundaki terk edilmiş dükkânın içerisinde çırak duruyordu yanında da
tanımadığı gençten bir çocuk. Ellerinde bir avuç altın takı vardı ve sanırım
pay ediyorlardı “Bir sana, bir bana” hesabı. Emsal Efendi kendini belli etmeden
hemen gerisin geriye döndü ve hırsızlık yapılan kuyumcu dükkânında aldı soluğu,
kuş da peşinden.
“Ben buldum hırsızı, siz yanlış çocuğu dövdünüz, yazık değil
mi evladım, hemen gelin benle” dedi ve kuyumcuyla birlikte arkalarından gelen
esnafa aldırış etmeden Südüklü Han’a doğru yürüdüler. Çırak ve genç arkadaşı
paylamayı sürdürüyordu. Kuyumcu tanıdı hemen çalınan altınlarını…
Aradan
yıllar geçti, hırsızlık yapan gençler hapiste hala. Hırsız diye tutulup dövülen
küçük çocuk kuyumcunun en sevdiği çırağı. Ucube hala yaşıyor ve çarşıda kim suç
işlemeye kalksa ötmeye başlıyor. Suçluyu işaret ediyor, çarşının güvenlik amiri
oldu resmen. Adını mı sordunuz? Adı Abbas…
Yorumlar
Yorum Gönder