BİR İMZA GÜNÜ ANATOMİSİ, BEBEĞE DE KİTAP…


             Öğlen vaktiydi kahvemi yapmış, keyifle içiyordum. Bir de her daim yaptığım gibi yeni kitabımla ilgili düşüncelere dalmışım. Telefonun acı “Yandım, yandım” çığlığı ile irkildim. Aklımda canlandırmalar yaparken bu çalan telefonlar hep ürpertir ben her nedense. Arayan samimi bir dost. Hal hatır sormak için aramış. Dedim ki “Doktor sizin hastanede bir imza günü yapalım. Yeni yaşamları kucaklıyorsunuz. Benim kitabım da sizin hastanenizde doğsun.” Çok hoşuna gitti doktorun. O an gözlerinin parıldadığını hissettim. Düşünsenize bir özel doğum hastanesinde imza günü. Kimin aklına gelir ki? Dostum konuşurken resmen o anı yaşadı. Hep böyle heyecanlıdır, sıcaktır zaten. Ben anlatmaya kalmadan o söze girdi ve heyecanla anlatmaya başladı. Tanıtımlar yapılacağını, afiş hazırlanacağını, basının çağrılacağını. “Dur, dur hemen ne bu celallenme yahu!” dedim de zor tuttum vallahi. Ama o çoktan yola çıkmıştı son sürat…

                Heyecanlıydım çünkü bu ikinci imza günümdü (İlkini yarın anlatacağım). Heyecanla beklemeye koyulduk. Bu arada hafta içinde yayınlanan onlarca gazete, imza gününü duyurmaya başladı. Şehre afişler asıldı. Yüreğimdeki renk, gökkuşağı oldu birden. Yağmuru dindirdi sevincim. Her haber bir mutluluktu. Resim en realistinden karşımdaydı işte. O tanıtım haftası zor bitti. Pazartesi, zincire bağlanan son heyecan halkasıydı belki de. Sabah ansızın dürttü beni, sıçradım yataktan. İlk kalktığımda hafızam silinir benim. Sizde de oluyor mu bilemem ama bende oluyor. Bir süre kendime gelemem. Düşünürüm. Ben kimim? Neyim? İşim ne? Etrafıma bakınırım neredeyim diye. O sabah da öyle oldu. Etrafıma bakındım kaybolmuş bir çocuk gibi. Kızım girince odaya hatırladım. Pepe başlamış onu söylüyordu kızım Elif. Derken kahvaltı, acı acı masaya çağırdı beni. Yani eşim. Doğru ya bugün imza günüydü. Bugün özel bir gündü. Heyecan beni hızlanmaya davet etti. Kahvaltı kızımın da yoğun uğraşılarıyla bitmeden çekti gitti. Bir anda kendimi arabamın yanında buldum. Doğruca hastaneye. Böylesine bir amaç için hastaneye giden ender hastalardan biriyim belki de. Yoğun bir Pazartesiyi karşılamış anlaşılan koca bina. İçerisi tıklım tıklım. Kimselere çaktırmadan doğruca müdürün odasına çıktım…

                Hastanenin terasında özel ve güzel anlar yaşadık. Kitabım “Alaca dünya ve Yalnızlığım” yeni sahiplerini itinayla seçti. Her şey bir iki saatte olup bitiverdi. İmzalarım kitabımın vazgeçilmez anılarını not düşürdü. İlk attığım imzamı hatırlamıyorum. Ama sonuncusunu hatırlıyorum. Artık arabama doğru yönelmişken yorgunca, sekiz-dokuz yaşlarında bir kız çocuğu yaklaştı. “Annem sizi hastanedeki odasında pencereden görmüş. Mümkünse birazdan doğacak kardeşim için imzalı bir kitabınızı istiyorum.” dedi. Gözlerim bu büyülü ve yüreği dolduran cümleye daha fazla dayanamadı. Onca doktor imzalı kitabımı alabilmek için odalarından, gerekirse pencerelerden geçerek kaçmışlardı ama bu cümle o koşuşturmacanın içerisinde parıldayan bir yıldız gibiydi. Gözyaşlarımı sildim ve en güzel imzamı atarak kitabımı çocuğa verdim heyecanla ve sevinçle. O an ölümsüzleşti hafızamda. Duygusallığım ruhumu esir aldı. Doğacak bir çocuğa kitap imzalamanın keyfiyle evimin yolun tuttum. Yıllar geçecek ve o bebek büyüyecek, kitabımı eline alacak ve ilk sayfasında şu notu görecek: “Seni dahagelmeden sevdim çocuk. Hoş gelişin oldu. Dilerim mutlu, huzurlu ve sıhhatli biryaşamın olur.”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MAHREM

SİYAH BEYAZ

KOYU VE ÇİFTE KAVRULMUŞ