Kayıtlar

Mayıs, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

SONSUZ UNUTUŞ HAKKINDA

Resim
           Edebiyata ve kitap yayıncılığına yeni bir boyut getirdiğinden kimsenin kuşkusu olmamalı Kadir Aydemir'in. Yitik Ülke Yayınları'nın( http://www.yitikulkeyayinlari.com/ ) mimarı olarak çıktığı yolda 80'li yılları anlattığı 80'ler ve akabinde yayınladığı 90'lar kitapları, bunun en açık göstergesi. Son dönemlerde tuhaf bir kitap daha yayınlayacağını sosyal platformlarda dile getiriyor ve bizler de heyecanla bekliyoruz ama ben sizlere buradan " Sonsuz Unutuş "tan bahsetmek istiyorum. Antakya malum kitapçılarının dar sokaklarda yeralmasıyla da tanınmış. Dolayısıyla arabamı parkedecek yer bulamadım bir süre. Kitapçı ararken hem dar sokağa, hem arkanızdan gelen sabırsız, saygısız ve bir o kadar da güzel bayan sürücüye ve önümde "Hadeeeee! Bici bici geldiii!" diye bağıran syyar satıcıya dikkat etmem gerekti. Park yerini zorla buldum. Arabadan indim ve bir süre bu bayan sürücüyle tartıştım. Ayrılırken bana baktı ve gülümsedi nedensizc...

BİR ZAMAN TÜNELİ DENEMESİ

Resim
               Sessizce oturuyorum penceremin kenarında. Havalı koltuğum, cama vuran yağmur damlaları, hepsi yapışmış, tutunmuş cama farklı şekillerde. Kimi ellerini kollarını iyice yaymış cama. Tam tutunma bu, kimi ise ha kaydı ha kayacak aşağıya. Buğulanmış cam tam yazmalık. Bilgisayardan bir müzik yükseliyor : “Tuanaaaa, dallarına karlar yağıyor Tuanaaaa…”.   Cama Tuana yazdım ben de, Tuana her kimse artık. Bu şarkıyı dinlemeyeli yıllar olmuş. Sanırım lisedeydim. O zaman çok meşhur olmuştu Tuana ve Levent Yüksel. “Sana söz baharlar gelecek, sana söz ışık sönmeyecek.” Tam da o an bir ihtiyar çıktı köşeden. Sakalı kırlaşmış, saçları uzamış… Yıkık dökük, metruk bir bina gibi. Çöpü karıştırmaya başladı. Zorla hareket ettirdiği el arabasına bir şeyler koyuyor. Pet şişeler, kola kutuları, eski ev eşyaları. Yığın olmuş el arabasına ayağıyla ufalttığı her şeyi koyuyor. Işığı sönmüş, karanlık ruhu son çağında. Umursa...

ALACA DÜNYA VE YALNIZLIĞIM

http://potkalkitap.com/ alaca-dunya-ve-yalnizligim.html İlk kitabm, Haziran 2012'de tüm kitapçılarda. En güzel doğum günü hediyesi...

DOĞMAMIŞ ACI

Resim
Yıllar sonra bir arkadaşa rastlamak… İnternetin en büyük yararlarından biri sanırım. İkimiz de göbeklenmişiz. İkimiz de evlenmişiz. İkimizi de birer kızı var. Dertlendik ilerleyen saatlerine kadar gecenin. Anılar derlendi, toparlandı. Hüzünler kahkahaları sürükledi peşinden. Bazılarını ben anımsayamadım anıların, bazılarını da o. Ama sonuçta birbirimizi bulduk yıllar sonra. Laflar fallaştı, geleceği görür olduk. Konuştuk, konuştuk… Değişen bir şey olmamış. Tembihler ondan, çılgınlıklar benden. Anladım ki yıllarca görüşemesek de geçmişte kalmışız. Anladım ki ne kadar geçse de zaman, davranışlarımızı unutmamışız. Sahi neydi bizi bu kadar unutturmayan? Neydi kederlerimizi, sevinçlerimizi aklımızın köşesine asan güç? Anladım ki dostluktu. Dostluk o kadar sıkı bir bağ ki, geçmişteki her birlikte geçen gün kaydedilmiş hafızamıza…             O okulunu bitirmiş, benim bitiremediğimi ise biliyormuş. Meğer hep ararmış beni. Ne mutlu böy...

SİYAH BEYAZ

Resim
               Bir fotoğrafa bakar insan, siyah ve beyaz…   Renkli fotoğraflar gibi görünmez göze. Bir anmışlık vardır sanki, bir tatmışlık o anı ölümsüzleştiren. Çekildiği anı hatırlarsınız. Önceki yaşananları, sonrakileri. Bir gazete gibidir siyah beyaz fotoğraf. İçeriği dopdolu, kendisi net ve hareketsiz. Muhtemelen üç kişiden oluşur. Önde iki kadın ve arkada bir erkek. Erkeğin eli soldaki ve sağdaki kadının omzunda. Ataerkil düzenin ve korumacı yaklaşımın bariz vesikası. Kadınlardan biri adamın annesidir muhtemelen veya kız kardeşi ve yanındaki de eşi. Kol saati dikkat çekicidir ceketin yeninden sarkmış halde kolda parıldar, genelde gümüş rengi. Ve ceketin içindeki gömleğin tüm görünürlüğünü ortadan kaldırmaya hevesli enli kravat. Zoraki takıldığı yakadaki açıklıktan belli, gömleğin yaka düğmesi açık. Genelde açıktır zaten çünkü eşi “İki yakan bir araya gelmesin” diye beddua etmiştir. Kravat ise puanlı ve ...

O AN

Resim
Istıraplı bir yaşam olacak bizimkisi belli ki. Sürekli bir şikâyet hali, süreklilik arzeden bir sıkıntılı durumlar komedyası. Oradan oraya koşuşturan mavi ışıklılar gibiyiz, hani şu denizde ikindiden sonra ortaya çıkan. Geçen gün balık tutarken de aynı şeyleri düşündüm. Sudan çıkmış balığa bakınca aklıma geldi bir anda. Düşünsenize siz de evinizdeyken ya da yolda yürürken bir anda bir cep telefonu sallansa en kalitelisinden. Havada öylece asılı kalsa sözüm ona olmaz ya böyle bir şey ama diyelim ki oldu. Ne yapardınız? Gözünüzün önünde sallanan, en son işletim sistemine sahip gıcır gıcır bir telefon. Ben olsam kesin alırdım. Sonra da hoppa   yukarıya. Nereye gittiğinizi bilmeden yukarıya çekildiğinizi hissedin. İşte o balığı da öylesine çektik yukarıya. Bir kaya balığıydı. Tekneye aldığımızda balığı yüzünde korkunç bir ifade vardı “Sudan çıkmış balığa dönmek” bu olsa gerekti. Gözleri faltaşı gibi açılmış, ağzı açık ve korkunun esiri olmuş. Basınç, hayvanı sonu gelmez bir sıkıntı...

MİNİK

Resim
            Büyüyünce anlıyor insan, ne kadar küçük olduğunu bir zamanlar. Ne kadar umarsız olduğunu anlıyor çoluk çocuk sahibi olunca. Küçük yalnızlıklar da bitiyor büyüyünce, içinde masallar olan dünya da. Bir başka hezimet oluyor bizimkisi. Israrla dönüp dönüp arkaya bakıyor. “Çocukken ne küçükmüş dünya” deyip hayıflanıyor, iç çekiyor bir anda. Aklı ne kadar meşgul olursa olsun sürekli bir hezeyan yer ediyor yeri gelince hatırlanmak üzere, peydahlanıyor zihne. Huzursuz ediyor, acıklı bir filmde ortaya çıkıyor bazen, bazen duvardaki resme bakarken. İki büklüm olmuş eli bastonlu bir ihtiyarın resminde debeleniyor yerinde bazen ya da iç çektirecek bir müziği dinlerken. Evladının minicik alnında sancıyan ateşte ortaya çıkıyor bazen bu hezeyan. Sabahı zor ediyor küçüklük hezeyanı. Koşup tıpkı babanın da sana yaptığı gibi tavuk budu aldırıyor insana. “Evladım yesin de toparlansın hemen.” diyerek. En çok da mutluluk resimlerinde gözde...

MAHREM

Resim
              Gizli, saklı… Ruhun karanlık tarafı, hiç aydınlanmayacak olan. İnilmeyeceği için merdivenleri de yok. Gerekli anlarda ise mum ışığı ile aydınlattığımız dipsiz kuyu. Kör kilit vurulmuş kapı. Mahrem bir okyanus gibi. Kiminin çok derin, kiminin en sığ. Bazen bir hırsızın derinliklerinde mahrem, bazen bir fahişenin gecesi biterken mahrem. Bazen aldatanın, bazen atlatanın sığ sularında. Kırmızılarla örtüyor her sırrın üzerini. Çizgilerini en keskin kalemiyle, en dibine çekiyor belli hatların üzerinden. Hiç açılmasın, açan olmasın diye. Ama mahrem yansır yüze. Bir çizgi illa ki yüzdedir. Okuyabilene aşk olsun. Yüzyıl da geçse üzerinden kalır yara gibi yüzde. Mahrem korkuysa, yarası gözlerdedir, mahrem zevk ise yanaktadır izi mutlaka. Yapışır adeta, dövme gibi. Görebilene aşk olsun. Mahrem pişkin pişkin atılan serseri bir adımsa izi bıyık altındadır mutlaka, en zor belli edeni kendini.     ...

KOYU VE ÇİFTE KAVRULMUŞ

                Koyu olur tadı genelde, köpüksüz kahvenin. Her kahveden farklıdır aroması, içimi hafif, hani sanki bitter çikolata tadında. Ağızda gayet alışık olduğumuz bir tat bırakır. Genelde keyfe kederdir içildiği anlar. Bir misafirlikte, sevdiğinle park manzaralı evinin camekânlı köşesinde, hatta balık tutarken. Tüttürülen sigara da cabası. Genelde uzaklara daldırır kahve. Nedendir bilmem ama bir fırt çektikten sonra bir an bakarız uzaklara. Manidar olup olmadığını düşünemiyorum ama ufukların karşıladığı bir gerçektir kısık gözlerinizi. Her yudum yüreğinizi kavurmaya yeter de artar. Giderek kahve kıvamı alır duygularınız. Giderek telveleşir sohbetiniz, en koyu kıvamında. Kahve, kültürüyle birleştirir sohbeti. İçerken gayet sakinizdir hatta sürüncemede kalmamış laflar ortaya çıkar, tatlı tatlı dertleşir insan kahve içince. Hani şiirler bile bu kadar sakin değildir kahveli insanın yanında. Hani derler ya kı...

KİBİRLİ

Resim
                Yüzü hiç gülmedi ömrü boyunca. Bu kadersizliğinden değildi, kibrinden sadece. Her sabah kimseyle konuşmadan yatağından kalkar, üzerine en şık kıyafetlerini giyer ve işine doğru yol alırdı. Kıyafetleriyle bile kavga ettiğine şahit olmuştum. “Siz benim gibi bir adamın bedenini örtüyorsunuz, sizin için ne kadar büyük bir şan. Ama bir de utanmadan arada bir sökülüyor, yıpranıyor ya bir yanınız, o zaman çileden çıktığımın resmidir işte.” derdi hep aynanın karşısında. Yolda yürürken selam vermeye çekinirdi tüm tanıdıkları. Ama yadırganmazdı da. Böyle kabul edilmişti bir kere. Böyle kabul görmüştü kendi toplumlarında. Biri kendisiyle konuşsa bile konuşan kişi için bu büyük lütuftu. Ne de olsa karşısındaki şahsiyet çok hatta bayağı çok’ları olan biriydi. Mesela en iyi hasta kendisiydi, en güzel de o, en güzel konuşan mesela, işini mükemmel derecede yapan. Toplumda ışıl ışıl parlayan da oydu, temizliği y...

AŞKIM BEN

Resim
                Son günlerini yaşayan insanın penceresinden hayata bakışında, elele sahilde yürüyen sevgililerin birbirlerine bakışında, bir bebeğin annesine bakışında, bir babanın ailesine bakışında, gülümseyen bir çiçeğin güneşe özlemle bakışında, hatıralarını canlandıran bir ihtiyarın geçmişine bakışında, çölde susamış bir seyyahın minicik bir su birikintisine bakışında, takımı yenilse de taraftarın bakışında, bir film yıldızına hayranının bakışında, imza gününde okuyanın yazara bakışında, hastanın doktora bakışına, yalnız bir kadının suladığı menekşeye bakışında, şairin son yazdığı şiire bakışında, bir çocuğun oyuncak trenine bakışında, peçete satan sokaktaki çocuğun ışıkta duran arabalara bakışında, sevgiliden haber bekleyen bir adamın iki de bir telefona bakışında, mektup yazan askerin uzaklara dalarken bakışında, yüzme hocasının yüzme öğrettiği titrek miniklere bakışında, üniversiteden mezun olan gencin...

ARAP BÜLBÜLÜ

Resim
                Günler günleri, aylar ayları olanca hızıyla kovalarken, taşıp dururken kudurmuş Asi, güneş tüm kızgınlığı ile kraliçenin her bir tarafını inim inim inletirken yumurtasını kırıverdi Arap Bülbülü annesinin, mezarlığın en yüksek çam ağacına yaptığı mezarlığın içerisinde, sivri ve körpecik gagasıyla. Dünyaya “Merhaba” dedi adeta tüm karanlık endamıyla. Anası yanı başında olduğu halde o da ilk uğraşı içerisine girdi ve bağırdı her doğan gibi. “Ekmeeeeek!”…                 Kızgın güneşte alımlı bir pardesü gibi parıldayan tüyleri ve bitip tükenmek bilmeyen açlığı ile ailesinin gözdesi oldu bir anda. Çirkin ve patlak gözleri, çelimsiz boyu, incecik kırılgan bacaklarıyla tipik bir Arap bülbülüydü neticede, ama ondaki endam kimsede yoktu annesine göre. O dünyanın en güzeliydi gözünde. Artık uçma vakti gelince de “Pırrr” uçu...

YÜREĞİMİN NAĞMESİ

Resim
             Sessizdir müzikle uğraşanlar, müziğe şekil verenler, yüreklerindeki fırtınaları dindiremezler. Dindiremedikleri için de sürekli sessiz kalmayı yeğlerler, sel baskınlarıyla, depremlerle, kasırgalarla uğraştıkları için. Belki bu yüzden kendilerine “Kaçık” derler, aslında öyle de bilinirler, “Kaçıklar”… Akıllarında onlarca yüzlerce nağme vardır. Yüzlerce eser vardır. Beyinleri, yüzlerce bilgisayarın alamayacağı kadar çok mp3’ü alabilir ve istediği zaman müzik icracısı, kendi hafızasından istediği müziği çıkartır ve dinler, analizler yapar ve siz onunla konuşuyor olsanız dahi o kesinlikle müziğini dinler, hatta sizi susturabilir bile, aklındaki müziği daha iyi duymak için. Siz ona alınmayın sakın sizi susturduğu için. Bu çok konuştuğunuz için değildir kesinlikle, sadece dinlediği müziğin içinde mesela bir perdesiz gitar nağmesi, bir ney, bir ud veya mesela bir keman çok hoşuna gidiyordur, yüreğine işliyordur ve duy...

İSTANBUL’UM, NERGİS BAKIŞLIM

Resim
Köşe yazısı kıvamına getirmeye çalıştığım duygularımı takdimimdir efendim.   Saadet, mutluluk, huzur ya da adına ne derseniz deyin ama İstanbul Havası gerçekten çok yaradı bana. Nefes aldım yüreğimin derinliklerine doğru. O kuvvetli nefes, tüm bedenimi sardı, sarstı ruhumu köşelerine kadar geri dönmüşlüğümün; Arnavutköy mendireğine oturmuş bir elimde oltam, diğer elimde tazelenmeye yüz tutmuş simidim ve berrak bir İstanbul olduğu halde. Kaç zaman olmuştu hatırımda değil ama bugün yüzleştiğim İstanbul’a gelmek, geçmişe göre daha güçlü, daha ılıman ve sinirsiz ve sınırsız. Zayıf bacaklarımla tutunmaya çalışan hayata, hem de en kuvvetlisinden, bir kuş değilim artık. Daha azimliyim yürümeye, koşmak olmazsa bile hızlanmaya. Hayatım boyunca hiç koşamamışlığın pençesindeki kara bir mahkûmken bugün aklıma bile getirmiyorum yüksek kaldırımlarından çıkamamayı ve birilerinden destek istemeyi veya bastonumla kehleye kehleye yürüme fantezilerini. Yürümek bu kadar önemli mi? Evet, bizim için...