SESSİZ SANDAL

Umarsızca ilerleyişine tanık oluyoruz. Bazen kırlaşmış tellerden, bazen belgesel gibi izlediğimiz çocukların büyümelerinden, bazen de sona eren bir nefesin toprakla buluşturulduğu o hüzün dolu andan anlıyoruz, bu satırları okuduğunuzda olduğu gibi geçen bir saniyelik dilimin bile hatıralar âlemine daldığını. Dünya değişiyor, zaman aktıkça yapraklar dökülüyor, sonra çiçekler açılıyor, sonra güneş yakıyor, sonra dallardaki emanet sararıyor, sonra... Çünkü zaman akıyor. Çünkü yanımızdan geçtikçe sessiz sandal, sığındığımız limanlar bize uzaklaşıyor. Zaman, sessiz bir sandal ve yuvasında taşıdığı tek kişilik mürettebatı gibi kıvrılıp açılıyor okyanusa. Hep son seferiymiş gibi kondurmadık gideceğini ama sonuçta gidiyor. Sırtı dönük, gerçeğe uygun ve oldukça dilsiz. Geçiş yıllar sonra hissettiriyor kendisini, ardında bıraktığı dalgalar gelip birer birer sığındığın limana çarpıyor, anı olarak. O dalga geçenlerde yine vurdu sahile. Fırtınalı bir sabahtı, yağmurun damlacıkları gözyaşlarını aşmış ve ağlama nöbeti geçiren bir hastanın hıçkırıklarına tutunmuştu. Ardı sıra cama tutunan donuk taneler, yine dalgayı anımsattı. Sema yıllar önce de ağlamıştı ve yaşları donup arza ulaşmıştı. Hani biz “Dolu” deriz ya… Ne kadar dolu olduğunu ise kimsecikler bilemez. Kimseler göremez kifayetsiz kalan kelimelerin, alfabenin ardına saklanan derin ruhu. Yaprakları tükenmiş birer anı albümüdür artık yanınızdan gelip de geçenler, birer birer. Yağmur azametini gösteriyordu camın kenarındaki bana. Karşı kaldırım, bir an yağmurdan sıtkı sıyrılmış yaşlı bir kadını ağırladı. Sonraları içimden “Analık” diye hitap edeceğim yaşlı kadın, yağmura aldırış etmeden elindeki bastondan destek alarak iki büklüm bir halde yürüdü, yürüdü… Bir Cumhuriyet Bayram’ıydı anımsadığım. “Memlekete başkan gelecekmiş” diyen halk, Vali Göbeği’ni doldurmuştu. Mahşeri kalabalık büyük bir homurdanma, uğultu ve itişme içerisinde kürsüye çıkıp konuşma yapacak olan zatı beklemeye koyulmuştu. Analık bir anda ortaya çıktı. Koca parkın tam da orta yerindeki fıstık ağacına her nasılsa tırmanmıştı. Kalabalığın meraklı bakışlarına aldırmadan bağırmaya başladı elinde salladığı ay yıldızlı bayrakla. “Oğlum var mı aranızda oğlum? Gınalımı gördünüz mü acep? Deyin hele adamlar, ya siz ecdadınızı gördünüz mü? Oğullarım aha da bu toprağın altında yatar, gördünüz mü itişmeye koyulmuşlar?” Analık konuştukça başlar öne eğildi, uğultu kesildi. Başkan da kürsüye çoktan çıkmış ve hayretle, utançla ve dilsizce Analık’ı dinler olmuştu. Analık halka sorular soruyor ve her sorusunu “Gördünüz mü?” sorusuyla bitiriyordu. Konuşması bitince tek bir laf etti ve bayrağı ağacın en yüksek dalına özenle yerleştirdi. “Siz göremezsiniz itişip koyulmuşlar…” Akıp giden sandalın yıllar sonra yüreğimdeki limana gelip sokulan son dalgası, çok şeyi alıp götürmüştü benden. Analık geçenlerde musalla taşında son yolculuğa uğurlandı. Uğurlayan üç beş kişi arasında ben de vardım. İtilip koyulmuşlardan hiç biri ise yoktu, başkan hariç…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MAHREM

SİYAH BEYAZ

KOYU VE ÇİFTE KAVRULMUŞ