FADO VE BAY GOMEZ, DAMADIMIZ
Az ışıklı bir ortam… Muhtemelen 1950’lerden günümüze hızla geçiş yapmış bir sahne. Piyano, gitar, kontrbas ve adını bilmediğim ud ile mandolin karışımı bir çalgı. Sonra bir alkıştır kopuyor çünkü o anons ediliyor. Cristina Branco. Fado’nun kraliçesi diyorlar ona. Beyaz bir tene yakışmış simsiyah saçlar ve güzelliği tamamlayan kapkara gözler. Çıkık elmacık kemikleri ve nağmelerin ışıkla dansı. Bedenimdeki tüm duyulara bayram bu kesinlikle. Ben ne Portekiz’e gittim, ne de Latin Amerika’ya. Sadece bilgisayarımın başındayım bu kakaolu Küba purosu kokan sahneyi izlerken. Ama sanki oradaydım dedirtiyor bana gördüklerim. Yakarış dolu bir ses ve Fado. Sizi alıp başka diyarlara, kültürlere götüren ve her yolculuğunuzda romantizmi enfesleştiren müzik türü hatta bir kültür.
Fado ile beni tanıştıran ise ayağım kırıldığında yattığım hastanede yanıbaşımdaki Arjantin’li turist oldu. Bay Gomez. Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlığı’ni okuyor ve Fado dinliyordu. Bir Arjantin’linin ne işi olabilirdi ki Hatay’da? Saint Pierre Kilisesi’ni ziyaret etmek için gelmiş ve o da benim gibi düşüp ayağını kırmış. Önce Türk sandığım Bay Gomez, kendisine “Geçmiş olsun” dedikten sonra yüzüme anlamsız bakışlar atmıştı, hala dün gibi aklımda on yıl öncesi. Kulaklıklarını çıkartıp bana verdi ve İngilizce “Listen” dedi. Yani “Dinle”. Ellili yaşlarında, saçları briyantinle ve özenle arkaya taranmış, hastane odasında dahi az sonra başına takmaya hazır beyaz fötr şapkası ve olgun yüz ifadesiyle Bay Gomez tipik bir asilzade gibiydi. Kilolu ama kilosunu kıyafetleriyle oldukça şık bir şekilde örtbas edebilmişti. Ayağı alçılı olduğu halde koltuk değnekleri desteğiyle ayağa kalkabilmiş ve işte hastane odasında turluyordu. Karşımda centilmen bir salon erkeği duruyordu. Bay Gomez’e özenmiştim. Duruşu ile davranışı ile sanki Latin aşk filmlerinden fırlamış bir aktör gibiydi. Filmin baş aktörü, rol kesen ve karaktere ruh veren başarılı bir oyuncu. Bunları düşünürken kapı açıldı ve içeriye bir hanımefendi girdi. O da ellili yaşlarında ama dingin ve güzel. Perçemin bir kıvrımı özenle alna indirilmiş, tüylü şapkanın tavrı tamamlanmıştı. Bay Gomez eşi olduğunu düşündüğüm hanımefendiyi belinden tuttu ve odanın orta yerinde aşkın tangosu başladı. Gözlerime inanamamıştım. Figürler filmin en heyecanlı ve aşk kokan sahnesine lezzet katıyordu. Bay Gomez “Amor” dedi ve sarıldı kadına. Kırık bacağımın acısını çoktan unutmuş ve bu esmer aşk sahnesini izlemeye koyulmuştum.
Bay Gomez Arjantin’in ünlü işadamlarından biriymiş. Gezi amacıyla yıllar önce geldiği Hatay’da bir kadına âşık olmuş. Memleketin ilk kadın tercümanlarından biriymiş Keriman Hanım. İlk görüşte başlayan aşk, Keriman Hanım’ın ailesinin engellemeleriyle acı sonla bitmiş. Gomez aşk acısıyla memleketine dönmüş. Yıllar sonra ise bir mucize gerçekleşmiş. Âşıklar Saint Pierre’de habersizce buluşmuş. Gomez gezi ve Keriman Hanım da iş için. Sonra gizli ve muzip bir tebessümle “Belki görürüm diye ben her sene düzenli olarak geldim” demişti bana. İnsana “Arjantin nere, Hatay nere” dedirten bu aşk hikâyesi ayağımdan alçının çıktığı gün mutlu sona kavuştu, yıllar sonra bir hastane odasında ve tango eşliğinde. Aşka dansı sorulmaz, kimine göre tangodur çünkü kimine göre de davullu zurnalı upuzun bir halay…
Yorumlar
Yorum Gönder