 |
|
Masasından kalkıp yol arkadaşına su verdi. “İt herif! Yine avucumdan su içmek istiyor” diye hayıflandı. Yaşlıydı artık. Bacakları bedenini taşımakta zorlanıyordu. Sabahtan beri oradan oraya deli danalar gibi koşturup durmuştu. Yerinden güçlükle kalktı. Yorgun bacakları iyiden iyiye ağrır olmuştu. Önemsemedi. İşte karşısında kulaklarını dikmiş bekliyordu Cevat Paşa. Usulca başını okşadı köpeğinin. Hayvan oralı olmadı. Patisiyle su kabını iteledi sahibine. Anlamıştı ihtiyar. Suyu avuçladı. Hayvan avucundan içmeye başladı. Güneş çoktan batmıştı. Son misafirler de az önce hesabı ödeyip gitmişlerdi arabalarıyla. Ne de olsa şehrin en şaaşalı tepesindeki kafe onundu. Bir tarafta şehir, diğer yanda yemyeşil bir tepe ve serin bir rüzgâr. Nice aşkların doğduğu, nice aşkların sönmek üzereyken küllerinden yeniden alev aldığı bir kafeydi “Hatr-ı Aşk”. Adını hem rüzgarından hem aşklardan ve hem de engebeli yollardan almıştı. Aşkın hatırası vardı. Aşkın yolları hep engebeli değil miydi ki? Kimi zaman sert eserdi aşk rüzgarları, kimi zaman hafif, serinletici bir esinti.
Cevat Paşa suya doymuştu ki burnunu yaşlı adamın ellerinden çekti. Bir an dışarı baktı. Sonra tekrar sahibine. Adam anlamıştı.
“Hüsreeev!” diye seslendi.
“Sade mi babacım?” diye sordu genç garson.
“Yok bu kez az şeker koy evlat” dedi adam. Her gece şehir ışıklarına bakarak kahvesini yudumlardı Cevap Paşa ile birlikte. Bir de kasetten Nesrin Sipahi “Biraz kül, biraz duman, o benim işte”sini okumalıydı. O zaman gecenin başladığı hemen belli olurdu. Son tören ise kulübesine kapatılan Cevap Paşa’nın gözyaşları eşliğinde uluması olurdu. Koca köpeği evine nasıl götürebilirdi ki?
Yorumlar
Yorum Gönder