Bu huzurevini son ziyaretim. Daha da gitmem. Çünkü her gitmem eziyete dönüşüyor. Her ay düzenli olarak onbeşinde gidiyordum. Ama artık ne gitmem için bir sebep kaldı ne de zamanım var. Benim bir ailem var öncelikle. Sonra işim var, gücüm var. Niye gideyim ki sebepsiz yere? Aslında ne için başladı gitmelerim onun farkında da değilim. Sahi ben ne için başladım ki gitmeye? On yıl dile kolay, tam on yıldır her ayın onbeşinde beni öğleden sonra huzur evinde bulabilirdiniz. Ama artık yokum arkadaş. Ben gidemem. Gidince o yapışıyor, bu yapışıyor. Bıktım bu halden. Bak, aklımla konuşmaya başladım da hatırlamaya başladım ilk gittiğim günü.
Evet, hem de dün gibi hatırımda on yıl öncesi. Bir Cumartesi günüydü. Dağın yamacına aracımla gidip yürüyüş yapayım dedim aklımca. Benim için hayat resmen düzendir, özendir. Maaş günü olduğunu her nedense unutmuşum. Dağın başında aklıma geldi şimdi altıncı sınıfta okuyan kızıma süt almam gerektiği. “Dağın yamacında banka ne gezsin.” Diye hem hayıflandım, hem de kızdım kendime. Düzen abidesi bir adama yakışır mıydı yahu bu hal? Aklıma üniversitede okurken ziyaret ettiğim huzurevi geldi Ankara’da. Orada bir bankamatik vardı. Belki Antakya’daki huzurevinde de bankamatik olabilirdi. Eğer hala bozulmadıysa pekâlâ maaşımı çekebilirdim. Nereden bilebilirdim ki ömürlük bir yol arkadaşı edineceğimi o gün. Babam derdi hep “Babalar merhametli olur” diye. Ben de merhametimin esiri oldum. Önce maaşımı çektim sonra da huzurevi kampüsü içerisindeki pastaneden pasta aldım, bir de meşrubat. Amacım ziyaretti. Teker teker odaları ziyaret edip uyumakta olan çınarların yanı başlarına özenle koydum pasta ve meşrubat ikramını. Son odaya girmeden önce hemşire uyardı.
"Dikkatli olun. Bu oda Pamuk Hanım’a aittir. Uykusu hafiftir ve hayli de aksidir. İsterseniz ben…"
"Gerek yok. Ben hallederim." dedim başıma geleceklere aldırış etmeden. Pamuk Teyze lakabı ona çok yakışmıştı. Kırlaşmış saçlarını tokayla tutturmuş uyurken bile şık kıyafeti ile sanırsınız ki prenses yatıyor. Yılların çizgileri yüzünde her bir yılı, ayı, günü, saati temsil ediyor. Hemşirenin uyarısını dinlemeliydim. Gözlerini bir anda açtı.
"Buyrun, kimsiniz? Bu ne cüret? Nasıl girersiniz odama? Burası benim ülkem, vatanım. Hiç kimse benim odamı işgal edemez, vatanımı da. Ben vatanım için çalıştım ve bu ülkeyi hak ettim."
"Ama ben sadece…"
"Sadece madece dinlemem. Hemen alarma basıyorum." dedi ve dediğini yaptı. Bu savaş halini sonlandırmam gerekiyordu. Şansımı denedim ben de usulca.
"Siz emekli maaşınızı nereden çekiyorsunuz?
"Ne demek nereden?"
"Az önce söylediklerinizi dinledim de. Memleket için çalışmışsınız."
"Evet çalıştım ve emekli oldum onurumla."
"Ya emekli maaşınız Pamuk Hanım?"
"Her ay hemşireye rüşvet karşılığında çektiriyorum. Bir kısmını huzurevine veriyorum. Diğer kısmı bana kalsın, hem ne kadar safım. Size ne benim emekli maaşımdan?"
"Arzu ederseniz ben çekerim size her ayın onbeşinde."
"Size nasıl güvenebilirim ki?"
"Bana güvenin. Ben sizin…"
"Evladım gibi değilsiniz siz. Üstelik benim adım da Nazende, Pamuk değil."
Pamuk Hanım’ı uzun uğraşılar sonucunda ikna edebilmiştim. İkna çalışmalarım sırasında yediğim onca hakarete rağmen, ısrarla direnmiş ve merhametli yüreğinde sığınabilmiştim neticede. İşte benim her ayın onbeşinde huzurevine gitme sebebim bu. Nazende Hanım, namı değer Pamuk Hanımefendi…
Her ayın onbeşi düzenli olarak gittim huzurevine. Nazende Hanımla her ay düzenli olarak bu konuşmayı yaptım. Her ay hakaret yedim ve onun merhametli yüreğine sığındım. Her ay itinayla maaş kartını aldım Nazende Hanımın ve dizimdeki şarapnelin ağrısına rağmen ısrarla yürüyüp ve yol arkadaşımın tatlı anılarıyla ağrımı unutup maaşını çektim ve teslim ettim, bana emanet edilen bir nefesi her ay mutlu ettim. O benim yol arkadaşımın emanetiydi. Kahpe kurşunla kollarıma yığılıp kalmış ve Cudi Dağı’nı ömür zindanına çevirmişti. Annesi Nazende Hanım, acıyla yalnızlığını buluşturup gecenin bir vaktinde soğuktan ölmek üzereyken bulunmuştu ıssız sokağın orta yerinde, karların üstünde. Yol arkadaşımla askerde tanıştım ve onu yine askerde kaybettim. Nazende Hanım’ı bir maaş günü tanıdım. Samet’in annesi olduğunu huzurevi müdürüyle konuşmamızda anladım. Samet yanı başımızda patlayan bombaya karşı kendini siper etmişti. Samet yol arkadaşımdı. Şimdi yollar arkadaşım. Nazende Hanım da Sametim de bir kavak ağacının gölgesinde yatıyor. Ve ben şu an “Kavaklar” şarkısını dinliyorum. Her kavak ağacı gördüğümde ağaca sarılıp sessizce ağlıyorum. Dizim sızladığında ağlıyorum, yollara çıktığımda da, maaş çektiğimde de. Daha da gitmem huzurevine…
Gizli, saklı… Ruhun karanlık tarafı, hiç aydınlanmayacak olan. İnilmeyeceği için merdivenleri de yok. Gerekli anlarda ise mum ışığı ile aydınlattığımız dipsiz kuyu. Kör kilit vurulmuş kapı. Mahrem bir okyanus gibi. Kiminin çok derin, kiminin en sığ. Bazen bir hırsızın derinliklerinde mahrem, bazen bir fahişenin gecesi biterken mahrem. Bazen aldatanın, bazen atlatanın sığ sularında. Kırmızılarla örtüyor her sırrın üzerini. Çizgilerini en keskin kalemiyle, en dibine çekiyor belli hatların üzerinden. Hiç açılmasın, açan olmasın diye. Ama mahrem yansır yüze. Bir çizgi illa ki yüzdedir. Okuyabilene aşk olsun. Yüzyıl da geçse üzerinden kalır yara gibi yüzde. Mahrem korkuysa, yarası gözlerdedir, mahrem zevk ise yanaktadır izi mutlaka. Yapışır adeta, dövme gibi. Görebilene aşk olsun. Mahrem pişkin pişkin atılan serseri bir adımsa izi bıyık altındadır mutlaka, en zor belli edeni kendini. ...
Bir fotoğrafa bakar insan, siyah ve beyaz… Renkli fotoğraflar gibi görünmez göze. Bir anmışlık vardır sanki, bir tatmışlık o anı ölümsüzleştiren. Çekildiği anı hatırlarsınız. Önceki yaşananları, sonrakileri. Bir gazete gibidir siyah beyaz fotoğraf. İçeriği dopdolu, kendisi net ve hareketsiz. Muhtemelen üç kişiden oluşur. Önde iki kadın ve arkada bir erkek. Erkeğin eli soldaki ve sağdaki kadının omzunda. Ataerkil düzenin ve korumacı yaklaşımın bariz vesikası. Kadınlardan biri adamın annesidir muhtemelen veya kız kardeşi ve yanındaki de eşi. Kol saati dikkat çekicidir ceketin yeninden sarkmış halde kolda parıldar, genelde gümüş rengi. Ve ceketin içindeki gömleğin tüm görünürlüğünü ortadan kaldırmaya hevesli enli kravat. Zoraki takıldığı yakadaki açıklıktan belli, gömleğin yaka düğmesi açık. Genelde açıktır zaten çünkü eşi “İki yakan bir araya gelmesin” diye beddua etmiştir. Kravat ise puanlı ve ...
Koyu olur tadı genelde, köpüksüz kahvenin. Her kahveden farklıdır aroması, içimi hafif, hani sanki bitter çikolata tadında. Ağızda gayet alışık olduğumuz bir tat bırakır. Genelde keyfe kederdir içildiği anlar. Bir misafirlikte, sevdiğinle park manzaralı evinin camekânlı köşesinde, hatta balık tutarken. Tüttürülen sigara da cabası. Genelde uzaklara daldırır kahve. Nedendir bilmem ama bir fırt çektikten sonra bir an bakarız uzaklara. Manidar olup olmadığını düşünemiyorum ama ufukların karşıladığı bir gerçektir kısık gözlerinizi. Her yudum yüreğinizi kavurmaya yeter de artar. Giderek kahve kıvamı alır duygularınız. Giderek telveleşir sohbetiniz, en koyu kıvamında. Kahve, kültürüyle birleştirir sohbeti. İçerken gayet sakinizdir hatta sürüncemede kalmamış laflar ortaya çıkar, tatlı tatlı dertleşir insan kahve içince. Hani şiirler bile bu kadar sakin değildir kahveli insanın yanında. Hani derler ya kı...
Yorumlar
Yorum Gönder