Kayıtlar

Mart, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

GÜVEZ

Resim
Dört… Aklımın çalıştığı, kaydettiği… Hafızamın yavaş yavaş hatırlamaya doğru yol aldığı, gördüğüm resimleri… Resimler sönüp sönüp yanıyor ışık misali aklımda. Bazıları karanlık, tam seçemiyorum. Bazılarıysa ısrarla yanık kalmak istiyor. Aileden resimler, doğum günleri, kavgalar, üzüntüler, yenilen yemekler, misafirler hepsi geliyor aklıma, hatırlıyorum. Evde yalnız kalamıyorum, sürekli bir yerlerdeyim. Bazen annemleyim, bazen babamla. Annemin yanındayken, beyaz önlüklüler, boyunlarında hiç görmediğim bir şey… İnsanları taşıyorlar… Aklım ermiyor, düşünemiyorum, dört yaşındayım, görüyorum bacağını elinde taşıyan adamı. Kapalı bir odaya götürdüler, gözlerimin önünde. Adamın gözleri kaymış, muhtemelen uyuyor. Sonra içeri giriyorum. Bacağını dikiyorlar, iğne iplikle. Işık çok, ışık gözlerimi kamaştırıyor. Her gece gördüğüm rüya. Her gece sırılsıklam uyandıran kabus beni bu, hem de hep aynı saatte, 2’de. İlk önceleri umursamamıştım ama her gece uyanmaya başlayınca aynı saatte, anladım ...

İKİ CÜMLE

Resim
Sessizliğimin çağrısıydı belki de yorgun ve düşük omuzlarım. Hiçbir sese tepki vermeden öylesine dinlenmek gerekti çünkü sessizce. “Bazen ben böyle olurum.” diye bahaneler öne sürerdim yüreğime çoğu zaman. Nefret ettiğim dönemlerimde gelir genelde bu hayıflanmalarım. Öylesine sessiz ve öylesine ağlayıcı. Ağlamak isterim ama ağlayamam. Gülmek de gelmez içimden. Öylesine durmak isterim, oturmak isterim ebede kadar koltuğumda. Sadece etrafıma bakayım isterim. Penceremin önünden geçen nice hikâye dikkatimi dağıtmaz asla. Çünkü her insan bir hikâyedir aslında. Çünkü her insan biraz ağlayıp kaleme alınası anlar yaşamıştır, biraz gülüp. Karşıdaki kaldırıma oturmuş ve otobüs bekleyen ve yağmura aldırmayan amca, hızlıca yürüyüp alımlı alımlı etrafına bakınan ve belli ki birilerini arayan genç ve güzel kız, telefonuyla konuşan ve elindeki sigarasından efkârlı dumanlar tüten adam ve elindeki ekmeğini ısıra ısıra okuldan evine doğru yollanan küçük çocuk. Hepsinin birer masalı var. Belki Kaf Dağla...

FADO VE BAY GOMEZ, DAMADIMIZ

Resim
Az ışıklı bir ortam… Muhtemelen 1950’lerden günümüze hızla geçiş yapmış bir sahne. Piyano, gitar, kontrbas ve adını bilmediğim ud ile mandolin karışımı bir çalgı. Sonra bir alkıştır kopuyor çünkü o anons ediliyor. Cristina Branco. Fado’nun kraliçesi diyorlar ona. Beyaz bir tene yakışmış simsiyah saçlar ve güzelliği tamamlayan kapkara gözler. Çıkık elmacık kemikleri ve nağmelerin ışıkla dansı. Bedenimdeki tüm duyulara bayram bu kesinlikle. Ben ne Portekiz’e gittim, ne de Latin Amerika’ya. Sadece bilgisayarımın başındayım bu kakaolu Küba purosu kokan sahneyi izlerken. Ama sanki oradaydım dedirtiyor bana gördüklerim. Yakarış dolu bir ses ve Fado. Sizi alıp başka diyarlara, kültürlere götüren ve her yolculuğunuzda romantizmi enfesleştiren müzik türü hatta bir kültür. Fado ile beni tanıştıran ise ayağım kırıldığında yattığım hastanede yanıbaşımdaki Arjantin’li turist oldu. Bay Gomez. Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlığı’ni okuyor ve Fado dinliyordu. Bir Arjantin’linin ne işi olab...

SESSİZ SANDAL

Resim
Umarsızca ilerleyişine tanık oluyoruz. Bazen kırlaşmış tellerden, bazen belgesel gibi izlediğimiz çocukların büyümelerinden, bazen de sona eren bir nefesin toprakla buluşturulduğu o hüzün dolu andan anlıyoruz, bu satırları okuduğunuzda olduğu gibi geçen bir saniyelik dilimin bile hatıralar âlemine daldığını. Dünya değişiyor, zaman aktıkça yapraklar dökülüyor, sonra çiçekler açılıyor, sonra güneş yakıyor, sonra dallardaki emanet sararıyor, sonra... Çünkü zaman akıyor. Çünkü yanımızdan geçtikçe sessiz sandal, sığındığımız limanlar bize uzaklaşıyor. Zaman, sessiz bir sandal ve yuvasında taşıdığı tek kişilik mürettebatı gibi kıvrılıp açılıyor okyanusa. Hep son seferiymiş gibi kondurmadık gideceğini ama sonuçta gidiyor. Sırtı dönük, gerçeğe uygun ve oldukça dilsiz. Geçiş yıllar sonra hissettiriyor kendisini, ardında bıraktığı dalgalar gelip birer birer sığındığın limana çarpıyor, anı olarak. O dalga geçenlerde yine vurdu sahile. Fırtınalı bir sabahtı, yağmurun damlacıkları gözyaşlarını a...

KAMİL

Resim
Gözlerini kapa ve dinle, yedi âşık ve karanlık ve muzdarip ve aciz deliğim ben... Yedi kör delik. Bir başım var mutlak, ama yitik. Öyle bir dertliyim ki yadigârlar ışığı bile aydınlatmıyor içimi. Dünüm güneşti, günümse sabır. Güneşi de sabretmiştim oysa ki. Öyle bir kızarmıştım ki sabrımdan güneş çıkınca rahatsız olmamıştım. Yine bir kapı açılacak ve zaman içeri dalacak biliyorum. Biliyorum içimdeki yalnızlık bitecek. Bir gün doğacak ve gül kapısı açılacak. Feryadım dolacak yine yerin en dibine. “Neydim ne oldum” dedim hep kendime. Ney’dim kendimden çıkmış, kâmil olmuş, ama ne olmuştum? Toprağa düştükten sonra açan ilk nergiste tebessüm eden cemre miydim? Yoksa düştüğü kuyudan çıkan Yusuf’un aşkında mı gizliydim? Bildiğim o ki yağmur damlaları kadar çoktum çoğalan. Bildiğim o ki bahar çimenleri kadar yeşildim bayırda ovada. Her feryadım bin ışıkla gelir yapışır ruhuna, bilirim. Güllerle bezeli bahçende kara rağmen kışı delenim. Sabahın tanında kurda kuzuya günüm güneşim. Ama ne olmuş...